Esra Aşan

Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler özellikle 2000’li yıllardan itibaren Avrupa ve Amerika’da etkili hale geliyor. Bulundukları ülke ve coğrafyanın bağlamına göre eylemlerin odak noktaları değişmekle birlikte bu hareketler, toplumsal cinsiyet eşitliğine, eşcinsel çiftlerin evlilik, üreme ve evlat edinme haklarına, kürtaj hakkına, okullarda verilen cinsellik eğitimlerine, üniversitelerdeki toplumsal cinsiyet çalışmalarına karşı çıkıyor.

Bu hareketler kadın ve erkeğin özü itibarıyla birbirinden farklı, birbirinin tamamlayıcısı olduğunu ve heteroseksüel çiftlerin evlilik yoluyla kurduğu çekirdek ailenin doğal aile olduğunu savunuyorlar. Feminist ve LGBTİQ hareketlerin hak taleplerinin doğal aile yapısına ve insan doğasına aykırı olduğunu öne sürerek bu alandaki hak kazanımlarının doğal aileyi tehlikeye attığını söylüyorlar. Feminist ve LGBTİQ+ hareketlerinin ‘sapkın’ fikirler yaydığını söyleyerek kendilerini bu hareketlerin hak talepleri karşısında konumlandırıyorlar.

2010’lardan itibaren Avrupa ve Amerika’da yaygınlaşan toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin kökeni 1990’lı yıllara dayanıyor. Batı’da 1960’lı yıllarda yükselişe geçen feminist hareketler ataerkil sistemin işleyişini, cinsiyetçi düşünce ve pratikleri geniş bir zeminde tartışmaya açmış ve ataerkinin yarattığı ayrımcılıkları ortadan kaldırmayı Batılı toplumların ve devletlerin gündemine getirmişti. 1970’li yılların sonunda ataerkil sistemden kaynaklanan ayrımcılıkları sona erdirmek isteyen devletler ve uluslararası kurumlar bu tartışmalara referans vermeyi, bu ayrımcılıklarla mücadele etmeyi kendi programlarına almak durumunda kaldı. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı, çeşitli uluslararası belgeler ve anlaşmalarda yer aldı. Bu metinleri imzalamış olan ülkelere, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama yükümlülüğü getirildi.

Birleşmiş Milletler’in cinsellik ve üreme haklarını odağa alan 1994’teki Kahire Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı ve toplumsal cinsiyet eşitliğini gündeme getiren 1995’teki Pekin Dünya Kadın Kongresi’ne verilen tepkiler toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu gelişmelere ilk tepkiyi veren Vatikan, toplumsal cinsiyet eşitliği görüntüsü altında kadın-erkek eşitliği savunuluyormuş gibi yapılarak aslında kürtaj ve eşcinsellik savunusu yapılacağına, bunun da aile kurumuna zarar vereceğine işaret etti. Ardından çeşitli Katolik ağlar bu uyarıyı dikkate alarak yeni örgütlenmeler oluşturdu. İlk olarak 1997’de toplanan Dünya Aileler Kongresi, aileyi tehdit eden unsurlar olarak olarak kadın haklarını ve LGBTİQ+ haklarını merkeze aldı ve aileyi korumaya dönük çeşitli konferanslar organize ederek ağlar geliştirdi.

Doğal aileyi koruma misyonuyla cinsiyet eşitliği, cinsel özgürlük taleplerine karşı çıkan bu hareketler, kökenini muhafazakâr görüşten alsalar da günümüzde pek çok siyasi ideolojiyle bir araya geliyorlar. Neoliberal kapitalizmin ve militer politikaların neden olduğu sorunlar, göçmenlik meselesi, göçmen hakları, demokrasi ve kültürel çoğulculuk meselesine karşı çıkışlarla iç içe geçiyorlar. Toplumsal cinsiyet karşıtlığı dindar bir karşı çıkış olmanın ötesine geçip Batı’da güçlenen milliyetçi, sağ, otoriter rejimlerin, sağ popülist hareketlerin cinsiyet eşitliği meselesine yaklaşımını şekillendiriyor. Günümüzde Macaristan’dan Polonya’ya, Fransa’dan Almanya’ya ve İtalya’ya kadar pek çok Avrupa ülkesini ve Amerika, Rusya, Türkiye gibi pek çok ülkeyi etkisi altına alıyor. Cinsiyet eşitliğine karşı çıkarken herhangi bir sabit tanımlamaya karşılık gelmeyen “toplumsal cinsiyet ideolojisi”, “toplumsal cinsiyet kuramı” “toplumsal cinsiyetçilik” gibi terimler kullanıyorlar.

Aktif oldukları ülkelerde farklı öncelikleri olan bu hareketler beş temel tema ve talep etrafında bir araya geliyorlar.

  1. Evlilik eşitliği: Bu hareketler eşcinsel çiftlerin evlenmelerine, onların aile yapılarının resmi olarak tanınmasına karşı çıkıyorlar. Pek çok Avrupa ülkesinde gündeme gelen ve uygulanan evlilik eşitliği alanındaki hakların tanınmaması ya da geri alınmasına karşı kampanyalar örgütlüyorlar.
  2. Üreme hakları: Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin kökeni büyük ölçüde kürtaj karşıtı hareketlere dayanıyor. Kürtaj gibi doğaya aykırı gördükleri eşcinsel çiftlerin çocuk sahibi olma, lezbiyen çiftlerin tüp bebek yöntemiyle çocuk sahibi olma, evlat edinme haklarına karşı çıkıyorlar. Bulundukları ülkelerde bu hakların tanınmasına, tanındıysa da geri alınmasına karşı kampanyalar yürütüyorlar.
  3. Okullardaki cinsellik eğitimleri: Pek çok Avrupa ülkesinde anaokulundan liseye kadar çocukların gelişim dönemlerinin ihtiyaçlarına göre cinsellik eğitimi programları uzun yıllardan beri uygulanıyor. Bu eğitimler çocukların hem bedenini, bedenin işleyişini tanımasını, gençlerin sağlıklı ve güvenli cinselliği öğrenmesini hem de kadınlık-erkeklikle ilgili cinsiyetçi stereotiplerle, cinsiyet ayrımcılığıyla mücadeleyi gündeme alıyor. Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler, okullardaki cinsellik eğitimleri hakkında çocukları eşcinselliğe özendirdiği çarpıtmasını yayıyor ve çocuğun masumiyetini koruma adına hareket ettiklerini ileri sürerek bu eğitimlerin kaldırılması gerektiğini savunuyorlar.
  4. Üniversitelerdeki toplumsal cinsiyet çalışmaları: Bu hareketler toplumsal cinsiyet çalışmalarının bilimsel değil, ideolojik çalışmalar olduklarını iddia ediyorlar. Bilim kurumları olan üniversitelerin bilimsel çalışmaları desteklemesi, ideolojik çalışmalara yer vermemesi gerektiğini savunuyorlar. Bu nedenle, söz konusu bölüm ve derslerin kapatılmasını, finanse edilmemesini talep ediyorlar.
  5. Çoğulcu demokrasi: Bu hareketlere göre ülkelerinin demokrasi anlayışı, ayrımcılık karşıtı yasaları ‘gerçek vatandaşların’ dini özgürlüklerini ve ifade özgürlüklerini engelliyor. Farklılıklara saygı adı altında ülkelerin milli ve dini kültürlerine zarar veriliyor. Ülke dinamiklerine göre değişmekle birlikte bu hareketler kendi ülkelerindeki göçmen karşıtlığı ve yabancı düşmanlığıyla da birleşebiliyorlar. Göçmenlerin kendi milli kültürlerine zarar verdiğini söyleyerek demokrasi kültürüne, kültürel çoğulculuğa karşı çıkıyorlar. Hemen her ülkede dışarıdan geldiği iddia edilen “toplumsal cinsiyet ideolojisi” gibi sapkın görüşlere, ülkelerini yöneten azınlık elitlerin demokrasi adı altında izin vermesine karşı çıkıyorlar.

Ülke bağlamına göre değişmekle birlikte bu hareketler örgütlenirken dini ağları kullanıyorlar. Karşı çıktıkları konular itibariyle dini ağlar içinde yer almayan çok farklı kesimleri de harekete geçirebiliyorlar. Okullardaki cinsellik eğitimleri konusunda endişe duyan ebeveynleri, demokrasi kültüründen rahatsız olan göçmen karşıtı grupları, LGBTİQ+ haklarına karşı çıkan grupları, neoliberal kapitalist politikaların mağdur ettiği geniş kesimleri, üniversitelerdeki akademisyenleri, toplumda saygınlığı olan gazeteleri, yayın kuruluşlarını, entelektüel çevreleri aileyi korumak, çocukların masumiyetini korumak, sapkınlıkların önüne geçmek, milli kültürü korumak gibi çeşitli kampanyalar etrafında ahlaki ve siyasi panik yaratarak bir araya getirebiliyorlar.

Kendilerini doğanın, doğal olanın koruyucusu olarak tanımlayan bu hareketler, doğal aileyi heteroseksüel aile üzerinden tarif ediyor, LGBTİQ+’ları doğaya aykırı olarak konumlandırıyorlar. LGBTİQ+’ları günah keçisi hâline getirerek toplumdaki pek çok sorunun kaynağı olarak onları işaret ediyorlar. Pozitif bir proje etrafında bir araya gelemeyen toplumda ortak bir düşmana karşı birleştirme stratejisi uyguluyorlar.

Kullandıkları diğer bir strateji, felaket söylemi ve komplo teorileri etrafında şekilleniyor. İnsanlığın, çevrenin, dinin, milli birliğin, ailenin yıkıma gittiğini söyleyerek bir araya gelmeyecek pek çok grubu tedirginlik, korku ve belirsizlik hissiyatı altında bir araya getirebiliyorlar. Bu gruplar çeşitli basın, yayın, sosyal medya, internet ağları üzerinden sahte haber, dezenformasyon, çarpıtmalar yayarak ahlaki ve siyasi paniği güçlendiriyorlar.

Mağduriyet söylemine sık sık başvurarak kendilerini ve toplumlarını feminist hareketin, LGBTİQ+ hakları hareketinin ve onlara destek veren siyasal yönetici elitlerin mağdurları/kurbanları olarak tanımlıyorlar.

Basın, yayın ve internet ağlarını kullanarak bu gruplara ve onlara destek veren çevrelere karşı yıldırma politikası uyguluyorlar. Farklı kesimleri ve gençleri yanlarına çekmek için onlara hitap edecek popüler söylem ve araçlar üzerinden hareketlerinin imajlarını yeniliyorlar.

Ulusötesi bir hareket olarak örgütlenerek, dünya çapında aile çalışmalarını merkeze alan çeşitli kongreler, konferanslar etrafında bir araya gelerek ittifaklar geliştiriyorlar.

Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler ve politikalara karşı kadın hareketleri, feminist ve LGBTİQ+ hareketleri mücadele etmeye devam ediyor. Bu mücadele, sözü geçen hareketler arasındaki dayanışmanın güçlenmesine ve uluslararasılaşmasına ve Türkçe dahil pek çok dilde önemli bir literatür oluşmasına da neden oluyor. Bu yazıda da özellikle Roman Kuhar ve David Paternotte’un editörlüğünde yayına hazırlanan Campagnes Anti-genre en Europe [Avrupa’da Toplumsal Cinsiyet Karşıtı Kampanyalar] adlı kitap ve Prudence Nazeyrollas’ın Avrupa’da Toplumsal Cinsiyet Karşıtı Hareketler başlıklı yazısı olmak üzere bu literatürden faydalandım.

 

 

Yayınlanma Tarihi: 08.11.2021

 

Leave a Reply