Feminizm kadınlar için özgürlük ve eşitlik isteyen bir fikir akımı, düşünce ve eylem biçimi. Kadınlar, tarih boyunca, özgürlük ve hakları için mücadele verdi. Ancak bir akım olarak feminizm, 19. Yüzyılda Batı ülkelerinde ortaya çıkmış ve dünyanın her yerinde etkili olmuştur. Feminizm terimini ilk kullananın Charles Fourier olduğu düşünülür. Feminizmi, kadınlar için eşit haklar ve/veya özgürlük isteyen başka akımlardan ayıran iki nokta, öznesinin kadınlar olması ve bu meseleyi odağına almış bulunmasıdır. 

Feminizm, ortaya çıkışından itibaren farklı dalgalar halinde ilerledi. Ancak şunu unutmamak gerekir, dalgalar ve akımlarla ilgili bu genel tanımlamalar ve farklar, tekil hareketlerde veya gruplarda farklı akımların etkilerinin bir arada var olduğu gerçeğini değiştirmiyor. 

İlk feminist dalga, oy, eğitim ve mülkiyet hakkı için mücadele verdi; bu döneme damgasını vuran Britanya’daki Süfrajet hareketi oldu. Birinci feminist dalga, aynı zamanda, varlığı, kimliği ve emeği özel alana hapsedilmiş olan kadınların kamusal alanda yer alma ve bu alanı dönüştürme mücadelesiydi. İkinci feminist dalganın işaret fişeği Fransız yazar ve düşünür Simone de Beauvoir’ın İkinci Cins adlı kitabı oldu. Simone de Beauvoir bu kitabı yazdığında kendisini feminist olarak tanımlamıyordu ancak erkek egemenliğinin çok kapsamlı bir analizini yapmıştı. Beauvoir, aynı zamanda, feminizm açısından çok önemli bir tespitte bulunmuştu: Kadın doğulmaz, kadın olunur. Bu, cinsiyetin, biyolojik bir özellik olmayıp toplumsal bir örüntü olduğunun ilk kez ifade edilmesiydi. Beauvoir’dan önce cinsiyet ontolojik bir mesele olarak ele alınıyor, kadınlar için belirli alanlarda eşit haklar talep ediliyordu. Ama Beauvoir, cinsiyetin toplumsal/epistemolojik bir parametre olduğunu ortaya koydu. Bu nedenle 1949’da yayınlanan kitabı, en az on yıl sonra başlayacak olan ikinci dalga feminizmin en önemli ilham kaynağı oldu. İkinci dalga feminizmin birkaç önemli vurgusu vardır: Birincisi, özel alan/kamusal alanın teorize edilmesidir. Birinci dalga feminizm kamusal alanı dönüştürmeyi ve bu alanda yer almayı hedeflerken ikinci dalga feminizm özel alanın da dönüştürülmesi gerektiğini ve dönüştürülebileceğini ortaya koymuştur. Bu anlamda ikinci dalga feminizm için “özel olan politiktir” sloganının belirleyici olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu cümledeki “özel” esas olarak “mahrem” sayılan alanı ama aynı zamanda kişisel olanı temsil eder. Bu, kadınların “mahrem” alanda, “kişisel” olarak yaşadıkları şeyin aslında toplumsal yapının bir parçası ve sonucu olduğuna ve değiştirilebileceğine işaret eder. İkinci dalga, bu sloganla birlikte, feminizmin mücadele araçlarını zenginleştirmiştir. Birinci dalga feministler sokak gösterisi, imza kampanyası, şiddet gibi alışıldık politik mücadele yöntemlerini kullanmıştı. İkinci dalga, mücadeleyi politikanın dışındaki alanlara taşıdı, yeni mücadele araçları oluşturdu, var olan araçları dönüştürdü. Sendikalardan sol partilere ve ulusal kurtuluş hareketlerine uzanan bir hatta politik mücadelenin odağına farklı öncelikleri yerleştirmiş örgütlerin içinde de var oldu. Bu alanlarda hem kadınların hem de feminist düşünce ve mücadelenin temsilini sağladı. Sinema, edebiyat, plastik sanatlar, felsefe gibi alanlardaki cinsiyetçiliği sorguladı, erkek egemenliğinin tanımını yaptı. Ayrıca patriarkanın kapitalizmle ilişkisi üzerine farklı teoriler de ikinci dalga döneminde ortaya çıktı. Kadınların hane içinde ücretsiz emeğinden yola çıkılarak ailenin ekonomik bir birim olarak tanımlanması ve analizi de bununla birlikte gerçekleşti. Bu bütünlükçü yaklaşımın bir sonucu olarak ve o yıllarda dünyada yaygınlaşan ulusal kurtuluş hareketlerinden de ilhamla, ikinci dalga feminizm için kadın kurtuluş hareketi ifadesi de kullanılır. İkinci dalga feminizm farklı ülkelerde ve tarihlerde benzer tahlillerle, ancak farklı taleplerle ortaya çıktı. İkinci dalga feminizm, örneğin Fransa’da 1970’lerin başında, kürtaj hakkı talebiyle başladı. Türkiye’de ise 1980’lerin başında ilk büyük kampanya olan Dayağa Hayır ile ortaya çıktığını söylemek yanlış olmaz. İkinci dalganın açtığı bir başka alan, kadın cinselliğinin, kadınlar tarafından açık biçimde konuşulması oldu. Bu, erkeklerin hazzına dayanan heteroseksüel cinselliğin sorgulanmasını sağladı. Heteroseksüelliği hedef alan politik lezbiyenlik ve erkeklerle her türden ilişkiyi reddeden ayrılıkçı feminizm de ikinci dalga sırasında ortaya çıktı. İkinci dalga sırasında, savaşın kadınlar açısından farklı sonuçları olduğunu tespit eden kadın grupları, uluslararası barış hareketinin de önemli bir parçası haline geldiler. 

İkinci dalga boyunca kadın kurtuluş hareketinin iki özgün örgütlenme biçimi kampanyalar ve küçük gruplardı. Tekil bir hedefe odaklanan kampanyalar kalıcı olmayan örgütlenmeler, zaman zaman da farklı örgütlerin koalisyonları şeklinde yürütüldü. Türkiye’de 2012 yılında kürtaj yasağına karşı yürütülen kampanya bunun en iyi örneklerinden biridir. Küçük gruplar ise bazen somut işleri yürütmek –örneğin bir sığınağın işletilmesi, bir derginin yayınlanması- için oluşturulan, genellikle kalıcı olan, faaliyetleri sınırlı örgütlenmelerdi. Bir de, bütünüyle feminist hareket içinde geliştirilmiş bir örgütlenme biçimi olan bilinç yükseltme grupları vardı. Bilinç yükseltme kadınların sömürü ve baskıyı tek başlarına yaşamaları gerçeğinden yola çıkan, aynı zamanda psikoterapi pratiklerinden ilham alan, sınırlı sayıda kadının, kendi hayatlarını politikleştirerek konuşmalarına dayanan bir yöntemdi. 

Bütün bunları göz önüne alarak modern feminizmin temellerinin ikinci dalga sırasında atıldığını söylemek yanlış olmaz. Ancak bu, 1990’lı yıllarda ortaya çıkan üçüncü dalga feminizmin önemini ortadan kaldırmaz. Nasıl ki ikinci dalga, birinci dalganın görmediği noktaları görüp alanını genişlettiyse, üçüncü dalga feminizm de ikinci dalganın belirli bir kadın kesiminin deneyimine dayandığını tespit eder ve özellikle ortaya çıktığı ABD’de beyaz olmayan, işçi sınıfından kadınların deneyimlerini feminist anlatının parçası haline getirir. İkinci dalga kadınların ortaklığını, kadınlar üzerindeki baskı ve sömürünün evrenselliğini ortaya koyarken postmodern düşünceden de etkilenen üçüncü dalga feminizm, kadınlar arasındaki farkları ve bunların politik sonuçları olması gerektiğini vurgular. Trans kadınların deneyimleri, talepleri ve mücadeleleri ile kadın kurtuluşu arasında bağ kuran trans-feminizm akımı yine üçüncü dalga feminizmin içinden yükseldi. Trans-feminizm gerek tartışmalar gerekse güç birlikleriyle LGBTIQ+ hareketin feminizmle ilişkilerini vurguladı. Üçüncü dalga feminizmin -internetin sağladığı olanaklar sayesinde- başka ülkelerde ortaya çıkmasından çok kısa bir süre sonra Türkiye’de yankı bulduğunu, bu anlamda ikinci dalgadan farklılık gösterdiğini vurgulamak gerek. Esas olarak cinsel şiddete odaklanan, trans-feminizmden etkilenen, teknolojinin olanaklarından yararlanarak küreselleşen kampanyalar –örneğin #MeToo- üzerinde yükselen yeni feminist hareketleri dördüncü dalga olarak tanımlayanlar var.