Ülfet Taylı

Sığınak erkek şiddetine maruz kalan kadına şiddetten uzak bir yaşama hazırlanabileceği, gerekli destekleri alıp kendi gücünü fark edeceği, başka kadınlarla dayanışma kurabileceği bir yer sağlar. Bu araç, feministlerin 70’li yıllardan itibaren kadına yönelik şiddete karşı çeşitli ülkelerde yürüttükleri mücadelenin sonucunda ortaya çıkmış, ilk sığınak Chiswick Women’s Aid, 1972’de İngiltere’de açılmıştır (Ekal, 2011).

Türkiye’de ise Dayağa Karşı Dayanışmaya Kampanyası’nın (1987) ardından kampanyaya katılan bir grup feminist, İstanbul ve Ankara’da sığınak kurabilmek için harekete geçti. İstanbul’da Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı (1990), Ankara’da Kadın Dayanışma Vakfı (1993) kuruldu. İstanbul’daki belediyeler feministlerin projesine finansal destek vermediler, ancak seçimlerin ardından 11 Eylül 1990’da Bakırköy Belediyesi, 30 Eylül 1990’da da Şişli Belediyesi ilk sığınakları açtılar. Aynı yıl Sosyal Hizmetler Kanunu’nda (SHÇEK Kanunu) yapılan değişikle kurum bünyesinde az sayıda “misafirhane” açıldı. 1993’te Altındağ Belediyesi, Kadın Dayanışma Vakfı tarafından yürütülen sığınağa finansal destek sağladı.

Türkiye’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı verilerine göre Bakanlığa ve belediyelere bağlı 142 sığınak bulunuyor. Ayrıca Mor Çatı’nın feminist yöntemlerle sürdürdüğü 18 kadın ve çocuk kapasiteli bağımsız sığınak faaliyetine Şişli Belediyesi finansal destek veriyor. Kadın Dayanışma Vakfı ve Van Kadın Derneği tarafından açılmış olan sığınakların uzun süreli ayakta kalamamasının ardında kaynak sağlama konusundaki güçlükler yatmaktadır. Nitekim kadın örgütlenmelerinin asıl olarak dayanışma merkezi faaliyetine yöneldikleri görülür.

CEDAW, sığınaklarla ilgili bir düzenlemeye yer vermese bile imzacı devletleri kadına karşı şiddeti de içeren ayrımcılıklar konusunda önlem almaya teşvik etti. Sığınaklarla ilgili ilk yasal düzenleme, SHÇEK Kanunu’nda değişiklik yapılması ve 1991 yılında Kadın Misafirhanelerinin Kuruluş ve İşleyişine dair Yönetmelik’in çıkarılması ile gerçekleştirildi. Kadına karşı mücadele kapsamında 1998’de şiddet uygulayanın evden uzaklaştırılmasını içeren 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun ve 2006’da çok sayıda kamu kuruluşunun bu konudaki sorumluluğunu dile getiren 2006 /17 sayılı Başbakanlık Genelgesi yürürlüğe girdi. Ancak bu belgelerde sığınaklardan söz edilmiyordu. 4320 sayılı yasanın yerine geçen 6284 sayılı yasa (2011) ise ailenin korunmasına vurgu yapsa da şiddet tanımları ve birçok hükmü itibariyle kadın hareketlerinin bilgi ve deneyimini göz ardı etmedi. Yasanın hükmü doğrultusunda “uzaklaştırma” kararının uygulanabilmesi, sığınak sayısının yetersiz olduğu koşullarda ve bazı kadınların kendi evlerini güvenli bir yer haline getirme talebi göz önüne alındığında büyük önem taşımaktadır.

Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi (2011), kadına karşı şiddetin temelinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yattığını, devletlerin sığınak açma yükümlülüğünü vurgular. Bu doğrultuda 2012’de Belediye Kanunu’nda yapılan değişiklikle, büyükşehir belediyelerine ve nüfusu 100 bini aşan belediyelere “konukevi” açma zorunluluğu getirildi. Ancak zorunluluğa uymama durumunda herhangi bir yaptırım öngörülmedi. Oysa sığınak sayısının azlığı birçok kadının hayatını tehlikeye atmakla kalmaz, burada verilen hizmetlerin niteliğini de düşürür. Yasal yükümlülüğünü yerine getiren bazı belediyelerin var olan sığınaklarının OHAL gerekçesiyle kapatılmış ya da çalışamaz hale getirilmiş olması, sığınaklarla ilgili devlet politikalarının açmazını derinleştirmektedir (Gölge Rapor, 2017).

2013’te çıkarılan Kadın Konukevlerinin Açılması ve İşletilmesi Hakkındaki Yönetmelik’te “konukevi” tanımının “kadın konukevi, sığınmaevi,  şefkat evi” gibi adlarla açılan yatılı sosyal hizmet kuruluşlarını kapsadığı belirtildi. Yönetmeliğe göre bu kuruluşlar, “fiziksel, duygusal, cinsel, ekonomik veya sözlü istismara veya şiddete uğrayan kadının şiddetten korunması, psiko-sosyal ve ekonomik sorunlarının çözülmesi, güçlendirilmesi, varsa çocukları ile birlikte ihtiyaçlarının karşılanması” ile yükümlü bulunuyorlar.

Son olarak doğrudan ya da dolaylı olarak şiddete maruz kalan çocuklara destek sağladıkları için sığınaklarla ilgili mevzuatın BM Çocuk Hakları Sözleşmesi ve 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile de ilişkili olduğunu belirtmek gerekir.

İstanbul Sözleşmesi kadına karşı şiddetle mücadele edebilmek için her alanda toplumsal cinsiyet eşitliğinin hayata geçirilmesini öngörür. Erkek şiddeti kadının yaşamını çok yönlü etkilemektedir. Nitekim sığınakta kaldıkları süre içinde kadın ve çocuklar bütüncül bir yaklaşımla destek almaya ihtiyaç duyarlar. Her kadının tekil sorunları karşısında özgül çözümler geliştirilmelidir. Sığınakların güvenli alan oluşturması yetmez. Kadının ve varsa çocuğunun psikolojik, tıbbi ve hukuksal destek alabilmesi, bağımsız bir yaşam kurmak için kaynak bulabilmesi, iş, barınma, çocukların eğitim ve gündüz bakım gibi ihtiyaçlarının karşılanması gerekir. Kısacası tüm kamu kurumlarının kadına karşı şiddetle mücadele yaklaşımını benimsemeleri, kaynak yaratmaları, çalışanlarının şiddete duyarlılığı büyük önem taşır.

Sığınakları, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine ve bunu besleyen erkek şiddetine mücadele çerçevesinde ele alan feministler, her şeyden önce “misafirhane” ya da “konukevi” olarak adlandırılmalarına karşı çıktılar. Bunun cinsiyetçi şiddeti gözlerden gizlediğini ve kadınların birlikte güçlenmesine dikkat çekmediğini savundular.  Kadınların yaşamlarının tehdit edildiği koşullarda, kamu kurumlarının verdiği desteğin yeterli olmadığı izleme raporlarındaki tanıklıklar aracılığıyla ortaya konuldu. Kadınları birey olarak değil aile kapsamında ele alan, toplumsal cinsiyet eşitliğini benimsemeyen yaklaşımların ataerkil tahakkümü pekiştirdiği, sığınakları da içeren kadına karşı şiddetle mücadele politikalarını etkisiz kıldığı vurgulandı.[1]

Nitekim daha ilk başvuru merkezi olan Şiddet Önleme ve İzleme Merkezlerinde (ŞÖNİM)) kadınlar ayrımcılıkla karşılaşmakta ve sığınağa erişimleri sınırlanmaktadır. Kapatılan çok sayıdaki SHÇEK kuruluşunun yerine uzman personel bulunacağı iddiası ile 2013’te açılan ŞÖNİM’lerin sayısı ihtiyacı karşılamaktan hâlâ çok uzaktır. Ayrıca şiddet uygulayana da “hizmet” vermeleri, arabuluculuğa girişmeleri, engelli kadınların özel ihtiyaçlarının karşılanmaması, lezbiyen kadınların kimliklerini gizlemek zorunda bırakılmaları, 12 yaşından büyük çocuğu olan kadınların kabul edilmemesi sığınaklara erişimin önünde engeldir. Kadınların sığınağa yerleşmeden önce kaldıkları ve çoğu kez yasal kalış süresinin aşıldığı İlk Kabul Birimlerinde ise hizmet standardı sığınaklardan bile daha düşüktür (Mor Çatı İzleme Raporu, 2016).

Sığınak çalışmasının nihai hedefi şiddetsiz bir yaşam sürebilmektir. Bunun için kadınların bireysel ve kolektif güçlenmesi birlikte ele alınır. Kadınların bir süre ortak bir yaşantıyı, deneyimlerini, çoğu kez dile getiremedikleri hikayeleri paylaşmaları dayanışma olanağı yaratır. Bu tür politik hedeflerin Avrupa ve Kuzey Amerika’daki bağımsız sığınaklardaki profesyonelleşme ve bürokrasi nedeniyle geriye düşme eğilimi, bu sığınakların kaynak bulma güçlükleri, neoliberal politikaların etkileri güncel feminist tartışmaların konusudur (Soydinç, 2019). Ayrıca özel desteğe ihtiyaç duyan kadınlar için dışlanmış alanlar yaratmaksızın ayrı sığınak modellerinin geliştirilmesi de tartışma gündemleri arasındadır.

Sığınaklar, bağımsız, yarı-bağımsız, kamu kuruluşlarına ya da hayırsever kuruluşlara bağlı olarak çeşitli biçimler alır. Feminist yöntemlere dayalı bir sığınak faaliyetinin ana hatları şöyle özetlenebilir (Appelt vd., 2007; Logar vd., 2017):

 

  1. Kadınların tarafında olmak. Şiddetin mazereti olamaz, tarafsız kalmaya çalışmak şiddete hoşgörü göstermektir.
  2. Gizliliğin sağlanması. Sığınağın adresi paylaşılmamalı, kadının onayı olmadan kişi ve kurumlara bilgi aktarılmamalıdır.
  3. Sığınakta hiyerarşik ve bürokratik yapılar oluşturulmaması. Sığınak çalışanları kendi aralarında yatay ilişki kurmalı, kadınların kararlara katılabileceği araçlar bulunmalıdır.
  4. Sığınakların kadınları denetleyen ve baskı altına alan kurumlara dönüşmemesi. Kadınlar dış dünyadan yalıtılmamalı, sosyal ve mesleki faaliyetlere yönlendirilmeli, kendi kararlarını alabilmelidir (şiddet uygulayana geri dönmeyi içerse bile).
  5. Ayrımcılık ve şiddetten uzak durulması. Cinsel yönelim, engellilik, milliyet, dil, din, yaş gibi ayrımcılıklar konusunda farkındalık geliştirilmeli, özel ihtiyaçları bulunan kadınlar için düzenleme yapılmalı, kadınların birbirine ya da çocuklara şiddet uygulamalarının önüne geçilmelidir.
  6. Çocukların gözetilmesi. Çocuklar psikolog ve sosyal çalışmacı desteği alabilmeli, eğitim ve eğlence faaliyetleri aksatılmamalıdır.

 

Kaynakça

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı web sayfası. https://www.ailevecalisma.gov.tr/

Appelt, B. vd. (2007). Şiddetten Uzakta (Z. K. Korkman, Çev.). İstanbul: Mor Çatı Yayınları.

Ekal, B. (2011). Women’s Shelters and Municipalities in Turkey: Between Solidarity and Benevolence. EchoGéo, 16, 1-16.

İstanbul Sözleşmesi Türkiye İzleme Platformu (2017). Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin hükümlerini yürürlüğe koyan yasal ve diğer tedbirler hakkında Türkiye’nin İlk Raporuna İlişkin Sivil Toplum Örgütlerinin Gölge Raporu. https://www.morcati.org.tr/attachments/article/440/istanbul-sozlesmesi-izleme-platformu-golge-raporu.pdf

Logar, R. vd. (2017). Wave-Handbook. Vienna: WAVE.

Sığınaksız Bir Dünya web sayfası. www.siginaksizbirdunya.org

Soydinç, L. (2019). Türkiye’de Kadın Sığınaklarına Yönelik Feminist Model Tartışmaları. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. İstanbul Üniversitesi, İstanbul.

Uçan, A. vd. (2016). Türkiye’de Erkek Şiddetiyle Mücadele Mekanizmaları İzleme Raporu. İstanbul: Mor Çatı Yayınları. https://www.morcati.org.tr/attachments/article/364/erkek-siddetiyle-mucadele%20mekanizmalarini-izleme-raporu.pdf

 

 

[1] http://akpkarnesi.catlakzemin.com