Queer feminizm kavramını verili bir siyasal kimlik çerçevesinde değil, feminizm ile queer arasındaki geniş etkileşim alanı çerçevesinde değerlendirmek gerekir. 1990`lardan itibaren gelişen queer kuram ve pratiğin feminizmden farklı ve kısmen bağımsız kaynakları olsa da Judith Butler`ın Cinsiyet Belası (1990) adlı eserinde bu iki hattın iç içe geçmesi, sonraki tartışmalar için kritik bir rol oynamıştır. Butler, güncel durumda feminizme yaratıcı/yenilikçi bir tekrar yapmasını, yani performatif bir siyaseti önermektedir. Bu öneri, başta “kadın” olmak üzere, feminizmin temel terimlerini yenilikçi bir kullanıma sokarak kendi dışına açılması ve kendi yarattığı dışlamalarla ilişkiye geçmesi anlamına gelir.

Butler, cinsel farka (kadın ve erkek) dayalı postyapısalcı Fransız feminizminin (Kristeva ve Irigaray) heteroseksist yönünü açığa çıkarır ve toplumsal cinsiyetin performatif karakterini ortaya koyarken aynı zamanda biyolojik cinsiyeti de bir toplumsal cinsiyet kurgusu olarak çözümler. Queer kuramcıların cinsel fark merkezli feminizme yönelik eleştirileri temelde ikili karşıtlık mantığının (kadın-erkek, kadınlık-erkeklik, hetero-homo) sorgulanmasından kaynaklanır. Böylece hem toplumsal cinsiyet kavramı, kadın – erkek ikiliğinden farklı olarak ele alınmış hem de toplumsal cinsiyet kavramının cinsellik ve cinsiyet ile karmaşık ilişkileri açığa çıkarılmıştır. Queer eleştiri bedenler, arzu yapıları, cinsel yönelimler ve toplumsal cinsiyet kimlikleri arasında varsayılan birlik, tutarlılık ve uyumlu işleyişlerin doğal olmayıp toplumsal cinsiyet ilişkilerinin düzenlenişinden kaynaklandığını öne sürer. Ayrıca bu işleyişin nasıl bir dışlama, hiyerarşi, ezilme ve ayrımcılığa neden olduğunu ortaya koyar. Bu eleştiri,  özellikle cinsel kimlikler alanında belirli yaşamların “gerçek-dışı”, “idrak edilemez”, “yaşanmaya değmez” ve “yası tutulamaz” yaşamlar olarak dışlanması meselesine işaret etmektedir.

Queer yaklaşımda, kadın-erkek ikiliğinin yanı sıra heteroseksüel-homoseksüel ayrımı da sorgulanmış ve daha önceki gay ve lezbiyen hareketlerinden farklı bir siyasi yaklaşım geliştirilmiştir. Queer kuramcıların önde gelenlerinden E. K. Sedgwick`in (1990) eserinde “hetero-homo” ayrımına dayanan “azınlık yaklaşımı” ve buna dayanan kimlik politikasının eleştirisi öne çıkar. Queer kavramı, LGBTİ serisine eklenecek yeni bir kimlik konumuna değil, kimlik siyasetine dair derin bir sorgulamaya işaret eder ve cinsellik ya da toplumsal cinsiyet kimlikleri üzerinden üretilecek tüm kimlik siyasetlerinin zaaflarına dikkat çeker. Dahası kimlik kurgusu ve siyasetinin zaafları, toplumsal cinsiyetin ve cinselliğin ırk, sınıf, milliyet, etnisite, yaş, sakatlık gibi diğer eksenlerle kesişimlerinin ve içsel bağlantılarının ortaya konması yoluyla, daha kapsamlı olarak gösterilmiştir.

Queer eleştiri, feminizm ve LGBTİ+ mücadelesi açısından önemli sonuçlara yol açtı. Verili özne konumlarını ve/veya kimlikleri esas alan hak mücadeleleri ya da azınlık hakları söylemi yerine, bu özne konumlarının da ötesine geçmek için, toplumsal cinsiyet kurgusunun ve onu saran iktidar ilişkilerinin bütünüyle dönüşümüne odaklanmak gerektiği anlayışı pekişti. Verili kimlikleri üstlenen tikel gruplar yerine queer çokluklar ve bunları kesen kesişimsel koalisyon siyasetlerinin önemi vurgulandı. Bu vurgu, toplumsal cinsiyet ve cinselliğin ötesine geçmek anlamına gelir ki bu hem toplumsal cinsiyetten özgürleşmek hem de kendi dışına açılacak şekilde kendi kurucu ayrımlarını sorgulamak demektir. Ancak bu önerinin siyasi olarak ne anlama geldiği sorusunun yanıtı açık değildir. Bu nedenle toplumsal cinsiyetin ve cinsel kimliklerin ne düzeyde ve nasıl baskıcı ve/veya olanak sağlayıcı olarak kavrandığına bağlı olarak çok farklı ve uyuşmaz siyasi öneriler yapılmaktadır.

Batı dünyasında 1990 sonrasında queer eleştiri feminizm üzerinde pek çok açıdan etkili oldu ve heteronormatif düzenin sorgulanması güçlendi. Liberal feminist çevrelerde bile LGBTİ+ haklarına verilen destek arttı, cinsel yönelimler ve toplumsal cinsiyet kimliği tartışmaları merkeze alındı. Ayrıca sınıf, ırk, milliyet, militarizm, sömürgecilik vb. eksenlerinin önemine dair kuramsal tartışmalar ve siyasi hassasiyetler güçlendi. Koalisyon siyaseti önerileri kimlik siyasetine karşı daha güçlü olarak savunuldu. Nihayet 2000 sonrasında trans-feminizm akımı ortaya çıktı. Öte yandan bu etkileşimler altta yatan ciddi gerilimleri su yüzüne çıkardı.

Türkiye’de 1990 sonlarından itibaren kurulan LGBTİ+ oluşumlar ve örgütler, feminist hareket üzerinde etkili oldu. 2000 sonrasındaki feminist kuşaklar adı “queer” olarak konsun ya da konmasın erkek egemenliğini heteroseksizm eleştirisi ile birlikte değerlendirdiler; ırk, sınıf, milliyet, etnisite ve cinsel yönelim eksenleri üzerinden farklı ezilme deneyimleri ile diyaloga açık oldular ve ayrıca kimlik siyasetini sorguladılar. Örneğin Pınar Selek Akrobatik Feminizm[1] (2010) adlı yazısında kendi kuşağına dair şöyle yazıyordu: “Kimlik politikalarının zorunlu sınırlarına, feminizmin öznesi ya da öznelerine, öznenin siyasi inşasının taşıdığı dışlama potansiyellerine, modern iktidarın kurguladığı özne kavramının ve temelci kurgularının sorunlarına, kadınlar teriminin ortak bir kimliği ifade edip etmediğine, kadınlığın homojen, değişmeyen bir kategori sayılmasının, kadınlar kategorisini istikrarlı bir özne olarak inşa etmenin sorunlarına ilişkin tartışmalara tanık olduk.” Amargi dergisine de yansıdığı üzere yeni kuşak feminizmde bu tartışmaların yapılması sorunların giderildiğini değil, su yüzüne çıkarıldığını gösteriyordu. Bu tartışmalardan birinde trans-erkek Ali Gül, feminist bir çevrede trans-erkek olarak açılmanın sonuçlarını anlatıyordu: “Bazıları ‘düşman gruba’ geçtiğim için ‘kız kardeşliğe ihanet ettiğimi’ düşündü ve bozuldu. Feminizm, zannedildiği gibi erkek düşmanı değildir ama heteronormatif ve ataerkil sistem kendini kadın ve erkek ikiliği üzerinden yürüttüğü için feminizm de bazı stratejilerini bu ikilik üzerinden geliştirmiştir.”[2]

Yıllar içinde feministler ile LGBTİ+ hareket arasındaki gerilim özellikle 8 Mart yürüyüşlerinde trans bireylerin bazı feministler tarafından dışlanması meselesi üzerine patlak verdi ve sonradan bu sorun translar lehine çözülmüş olsa bile kalıcı sonuçları oldu.[3] “Kadınlara ve translara çağrı” ifadesi LGBTİ+ kişilerin kapsanması açısından yol açtığı sorunlar nedeniyle eleştirilmeye devam etti.[4] 2019 yazında sosyal medyada yaşanan bir tartışma ile ilk kez feministler ile translar, LGBTİ+ örgütleri ve transfeministler çok sert şekilde karşı karşıya geldiler. Karşılıklı olarak transfobi ve mizojini suçlamaları eşliğinde gerçekleşen kapışmada LGBTİ+ dernek ve bireyler bazı feministleri TERF (trans dışlayıcı feminist) olarak itham ettiler.

LGBTİ+ örgütler ile feminist örgüt ve oluşumlar arasında etkileşimler zamanla artmış olsa da hem sınırlı bir feminist çevrede kaldı hem de çoğu zaman LGBTİ+ bireylerin temel haklarının ihlali gibi yaşamsal meselelerin ötesine pek geçemedi. LGBTİ+ dernekler arasında özellikle KAOS GL kurumsal ve siyasi olarak sadece feminizmle değil, diğer toplumsal kesimlerle de queer ittifaklar kurmaya özel önem veren bir aktör olarak öne çıktı.  Ayrıca Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği 2012’den beri her yıl düzenlenen Feminist Buluşma günleri ile bu etkileşime katkıda bulundu. Feministlerin ilk yıllardan itibaren en çok sahiplendikleri sorun, trans bireylere, özellikle seks isçilerine yönelik devlet şiddeti, nefret suçları ve trans cinayetleri oldu. Zamanla 8 Mart yürüyüşlerinde lezbiyen ve trans kadınların katılımı ve görünürlüğü artarken, Onur Yürüyüşlerine verilen feminist destek de güçlendi. Bu etkileşimin en güçlendiği an Gezi Direnişi ve sonrasındaki ilk Onur Yürüyüşü oldu. Son olarak 2016 sonrasında Ankara’da LGBTİ+ derneklerinin etkinliklerinin yasaklanmasına tepki olarak gelişen feminist dayanışmayı da anmak gerekir. 2015 Onur Yürüyüşü sonrasında kurulan  Lezbiyen Biseksüel Feministler (LezBiFem) oluşumu[5], münhasıran “queer-feminist” olarak anılabilecek ilk ve tek oluşumdur. LGBT ve feminist örgütlerden gelen lezbiyen ve biseksüel kadınların kurduğu bu oluşum, her iki hareket içinde tam olarak ifade edilemeyen ve görünür olmayan deneyim ve sorunları gündeme taşımaktadır.

 

Kaynakça

Butler, J. (2008). Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi (B. Ertur, Çev.). İstanbul: Metis.

 

Sedgwick, E. K. (1990). Epistemology of the Closet. Berkeley: University of California Press.

[1] https://www.pinarselek.com/public/page_item.aspx?id=658 (Erişim Tarihi: 18.04.2020)

[2] http://vol-trans.blogspot.com/2011/04/amargideki-erkek.html (Erişim Tarihi: 18.04.2020)

[3] https://www.kaosgl.org/haber/transseksuel-kadinlar-lsquoerkekrsquo-degildir (Erişim Tarihi: 18.04.2020)

[4] https://ozgurdenizli.com/8-mart-kime-nasil-ve-ne-kadar-aciktir-meric-aytekin/ (Erişim Tarihi: 18.04.2020)

[5] https://m.bianet.org/biamag/toplumsal-cinsiyet/173760-lezbiyen-biseksuel-feministlerle-tanisin (Erişim Tarihi: 18.04.2020)