Annelik biyolojik olanla toplumsal olanın, kültürle doğanın sınırlarının kesiştiği bir yerde konumlandığından feminizm açısından önemli bir düşünme sahasıdır. Annelik hakkında konuşurken, kadının biyolojik özelliklerinden gelen doğurma kabiliyeti ile toplumsal cinsiyet ilişkileri içinde anneliğe yüklenen değerleri ayıt etmek gerekir. Kadınlar anneliği değerli ve önemli bir deneyim olarak yaşayabilirler, fakat çocuk bakımı ve anneliği ikame edilir olarak kabul etmek, toplumsal cinsiyet normlarıyla ilgilidir.

Anneliğin feminist eleştirisi, kabaca iki eksen üzerinden gider. Birinci eksen, 1970’lere kadar hakim olan Simone de Beauvoir, Shulamith Firestone, Kate Millett ve Betty Friedan isimleriyle ön plana çıkar. Bu kuşak anneliğin kadın yaşamı üzerindeki kısıtlayıcılığına dikkat çekerek, anneliği kadının özgürleşmesinde bir engel olarak yorumlar. İlk hattaki isimlerin aileyi ve bilhassa anneliği radikal bir reddediş içinde olduğu yorumu yapılabilir. İkinci eksen ise 1970’lerden sonra ön plana çıkar. Adrienne Rich, Nancy Chodorow, Sara Ruddick, Juliet Mitchell, Luce Irigaray ve Julia Kristeva gibi farklı disiplinlerden ve ekollerden gelen isimlerden oluşur. Ancak anneliği olumlayan bakış açıları onları ortaklaştırır. Bu isimler, anneliği kadına özgü, özgürleştirici ve olumlu değer yaratan bir deneyim olarak el alır. Annelik üzerine çalışmalar, ikinci dalga feminizmle birlikte daha görünür olur. Özellikle orta sınıf kadınlar için “kadının çifte iş yükü problemi”, feministler açısından temel bir mesele haline gelir. Buna göre kadınlar iş gücüne dahil olurken diğer yandan domestik ve aile odaklı olarak kalmaya da devam etmektedir.

Firestone, doksanlarda annelikle ilgili çok daha radikal bir çıkış yapar ve ataerkilliğin kadınların doğurması ve çocuk bakımı üzerinden varlığını devam ettirdiğini söyler (1993). Eşitsizlik, yasalarla ya da kadınların işgücüne katılımıyla çözülecek bir sorun değildir. Cinsiyetçi işbölümünü yok etmek için kadınlar üreme araçlarını ele geçirmelidir. Adrienne Rich ise yetmişlerin radikal bakışından uzaklaşır ve kadın merkezli bir deneyim alanı olarak anneliğe olumlu bir vurgu yapar (1995). Annelik kavramını “deneyim” ve “kurum” olarak ikiye ayırarak ataerkillikten arındırılabilecek bir annelik önerir. Ataerkillikten kurtulduğunda anneliğin kendisi kadınlar için dönüştürücü olacak, bu deneyim kadınlara yaratıcılık ve sevgi potansiyeli taşıyacaktır (Rich, 1995).

Doksanların kültürel iklimi içinde üçüncü dalga feminizmin ilgi odağı etnisite, göçmenlik, toplumsal cinsiyet ya da altsınıfların farklı annelik deneyimlerine kayar. Artık kadınların paylaştıkları deneyimler, büyük anlatılara direnen tikellikler, kamusal söylem tarafından değersizleştirilen özel alan faaliyetleri, kadınlar arası farklılıklar ve kadınların farklı ezilme biçimleri tartışılmaktadır. “Maternal feminizm” kadın deneyimini görünür hale getirme motivasyonu ile anneliği olumlar. Maternal feminizm özel alanda gerçekleşen bakım işleri ve ev işlerini görünür ve değerli kılmak, annelik değerlerini kamusal alana taşımak gibi önemli konulara işaret etse de doksanların sonundan itibaren maternal stratejilerle yürütülen eşitlik mücadelesi daha çok muhafazakâr düşüncenin teslim aldığı bir alana dönüşür. İki binli yıllarda yeni bir annelik ideali “yoğun annelik” adı altında literatüre dahil olur (Arendell, 2000). Yoğun anne, başkalarının bakımı için kendini feda eden, kendi ihtiyaç ve ilgilerini baskılayan kişidir ki, bu da günümüz orta sınıf anneleri içinde popüler olan “tam zamanlı annelik”te somutlaşır. “Kadın eşittir anne” söyleminin alt metni, biyolojinin kader olduğudur. Bu söylem kadınlara yönelik bir tahakküm barındırır. Oysa annelik yalnızca biyolojik zorunluluk ile açıklanabilseydi, tüm kadınların içgüdülerini takip ederek anne olmaları gerekirdi. Doğurganlığın kontrol edilebilir olduğu bir dönemde “kadının doğasında annelik vardır” söyleminde ısrar etmek rasyonel olmadığı gibi, çocuğunu kabul etmeyen ya da anneliği radikal bir şekilde reddeden kadınların varlığı da bu argümanı yanlışlar.  “Annelik sonsuz bir fedakârlık, sebatkârlık ve çilekeşliktir” söylemi, kadınların zihninde “iyi anne olma”ya dair koşullar oluşturmakta, bu da gönüllü bir fedakârlık eğilimi yaratmaktadır.

Türkiye’de kadının anne olarak ön plana çıktığı moment, Batı’daki süreçle birçok açıdan kesişir ama kendine has dinamikleri de vardır. Osmanlı-Türk modernleşmesinin başlamasıyla birlikte kadınların aile içindeki rolleri ön plana çıkar. Cumhuriyet elitleri arasında kadınlar, üzerinde ihtimamla durulan varlıklar haline gelirler. Yeni anneler geleneği yıkacak ve modern çekirdek ailenin merkezinde yer alacaktır. Kadınlardan sadece çocuk doğurmaları değil, milli bilinci ve milliyetçi değerleri onlara aktarmaları beklenir (Kandiyoti, 1999). Kadınlar, ideolojiyi taşıyan ve üreten bedenler olarak tasarlanır. Ayrıca modernlik söylemi yeni annelerin bir önceki kuşakla, geleneği temsil eden büyükannelerle ve onların kadınlık bilgisiyle bağlarını kopartmalarını da içerir.

Türkiye’de maternal politikalar açısından kırılma seksen sonrası yaşanacaktır. Bu dönemde kadın hareketi, ilgilendiği konular ve örgütlenme biçimleriyle çeşitlenir. Dolayısıyla annelikle ilgili kaygılar ve hak talepleri de gündeme gelir. Seksen sonrası, örgütlü sanayiyle bağlantılı ama ev eksenli düzensiz ve enformel çalışma biçimlerinin kadınlaşarak yaygınlık kazandığı bir dönemdir. Kadınların çocuk bakımı sorumlulukları, onların ev dışında ücretli işlerde çalışmalarının önünde engeldir. Özellikle kentli alt sınıf anneler için ev, yalnızca yeniden üretim mekânı olmaktan çıkar. Hane içi sosyal güvenlik, ücretlenme ve sağlık hakları bakımından sorunlu bir alan haline gelir.

2000’li yıllar ve sonrasında, iktidarın kadının doğurganlığı üzerine ürettiği politikalar İslami, muhafazakâr ve milliyetçi bir söylemle ön plana çıkar. AKP’nin hükümet ettiği dönemde güçlü bir aile vurgusuyla kadının annelik rolünün altı çizilir. Anneliğin militarizm, teröre karşı savaş, yabancı ve öteki karşıtlığı üzerinden dolaşıma girmesi, yükselişe geçen muhafazakâr bir kadın hakları söylemi ile paralel seyreder. Muhafazakâr bir annelik tasavvurundan beslenen normları temel alan düzenlemeler, kadınlığı annelik üzerinden bir siyasal mücadele alanına çevirmeye yönelmektedir. Eşitlik söylemi yerine farkların ya da “kadın/erkek birbirini tamamlar” gibi söylemlerin ön plana çıkması ve kadınlar için en değerli kariyerin annelik olarak ilanı feminizmin maternal politikalarını eritmektedir.

Annelik tam zamanlı bir görevdir ve bu görevi bırakmak neredeyse mümkün değildir. Ama bu tam zamanlı mesainin gerektirdiği zamanın ya da emek değerinin somutlaşmış ve hukuki düzeyde tanımlanan bir karşılığı yoktur. Annelerin çalışma saatleri, kreşler, annelik izinleri gibi çocuk bakımıyla ilgili sosyal politikalar geliştirilmedikçe, kadınların -ne kadar eşitlikçi ve modern ilişkiler içinde olursa olsun- evdeki ücretsiz çocuk bakıcıları olmaktan kurtulamadığı, sosyal yaşama katılmalarının uzun süre kısıtlandığı görülmektedir. Vicdani olarak da, ekonomik ve kültürel olarak da kutsal annelik miti içinde, çocukları kadınların tek idealleri haline gelmektedir.

Ev içi emek, bugün sadece yeniden üretimin bir parçası olarak değerlendirilmemekte. Yemek, temizlik, çocuk bakımı gibi faaliyetler feminist kuramda artık değerli görülen ve kadınların anlam dünyasında yer işgal eden işlerdir. Ancak bu işlerin, zorunluluk olarak kadına dayatılmış olması, toplumsal iktidar yapılarıyla ilgilidir ve sorunsallaştırılabilir. Nitekim birçok feminist, anneliği ataerki içinde üretilen bir ideoloji olarak ele alarak ideal annelik modelinin kültürlere ve yaşanılan döneme göre değişebildiğini göstermiştir.

 

Kaynakça

Arendell, T. (2000). Conceiving and Investigating Motherhood: The Decade’s Scholarship. Journal of Marriage and the Family, 62, 1192-1207.

Firestone, S. (1993). Cinselliğin Diyalektiği: Kadın Özgürlüğü Davası (Y. Salman, Çev.). İstanbul: Payel.

Kandiyoti, D. (2000). Cariyeler, Bacılar, Yurttaşla, Kimlikler ve Toplumsal Dönüşümler (Ş. Tekeli vd., Çev.). İstanbul: Metis.

Rich, A. (1995). Of Woman Born: Motherhood as Experience and Institution. London: WW Norton & Company.

Leave a Reply