Özge Özgüner

Vegan feminizm, ataerkil düzenden tüm hayvan türlerinin ve doğanın zarar gördüğünü ortaya koyarak, cinsiyetçi sömürü ve baskıya karşı bütünsel mücadeleyi savunan bir feminizm akımıdır. Vegan feministler, veganizm ve feminizmi bir araya getirerek insan merkezci bir feminizmi reddederler ve hiçbir canlının, bir diğerinin çıkarı için sömürülemeyeceğini savunurlar. Vegan olmak insanın yeryüzünde birlikte yaşadığı hayvanlara karşı asgari sorumluluğudur. Vegan feminizme göre, bir hayvan türü olan insanın özgürlük mücadelesinde sadece insanlar arasındaki tahakküm ve güç ilişkilerine odaklanması etik-politik bir yaklaşım değildir. Çünkü hem insanların hem de insan dışı hayvanların maruz bırakıldığı ayrımcılık ve şiddet biçimleri üstünlük normu ile meşrulaştırılır, tüm hiyerarşik ikili karşıtlıklar birbirinden beslenerek varlığını sürdürür.

70’lerin ikinci yarısından itibaren feministlerin kapitalizm, militarizm, savaş ve ırkçılık ile “düşmanı” kadınlaştırma ve erkeklik arasındaki bağları ortaya koymasına benzer biçimde, vegan feministler de hayvanların sömürüsü, yani türcülük ile ataerkillik arasındaki bağları ortaya koyar. Hayvan özgürlüğünün feminist bir tasavvur olduğunu vurgulayan vegan ekofeminist yazar ve aktivist Pattrice Jones (2014), “Kadınlar ve hayvanlar, topraklar ve çocuklar, bunların her biri tarihsel olarak erkeklerin mülkü olarak görülmüştür, bu erkekler daha çok iktidar ve daha fazla mülkiyet sahibi olmak için diğer erkeklerle rekabet etmiştir. Ataerkillik; yani, politika ve aile hayatının erkekler tarafından  kontrolü ve pastoralizm, yani bir hayat tarzı olarak hayvancılık, tarih sahnesine beraber çıkmıştır, birbirinden ayrı görülemez” der.[1]

Ataerkil düzende sadece erkek olmayan veya toplumsal olarak beklenilen erkekliği performe etmeyen insanlar değil, insan olmayan hayvanlar da zaptedilmesi ve tahakküm altına alınması gereken bedenler olarak görülür. Dolayısıyla feministler erkek egemenliğini, kapitalizmi ve devleti eleştirdikleri gibi insanların insan olmayan hayvanlar üzerinde kurduğu tahakkümü de görmezden gelmemeli ve bununla da mücadele etmelidir.

Etin Cinsel Politikası kitabında Carol Adams (2013) “Et yemek, erkek iktidarının her öğünde yeniden ilan edilmesidir.” diyerek kadın ve hayvan bedeninin parçalarına ayrılarak tüketilmesi gereken nesneler olarak sunulduğuna dikkat çeker. Öldürülmüş hayvanların bedenlerini pazarlayan firmalar, reklamlarda iştahı artırmak amacıyla kadın bedenini hayvan bedenleri ile birlikte sergiler. Benzer bir biçimde, seks yapılacak kadınlar piliç olarak nitelendirilir, eti yenen veya avlanan hayvanlar kadınlaştırılır. Buradaki asıl mesele “insan” olarak kabul edilme sınırının sürekli değişken oluşudur. Dünya tarihinde pek çok kez görüldüğü gibi savaş ve soykırımlarda öldürülen, işkenceye maruz bırakılan veya sömürgeleştirilen halklar insandışılaştırılarak şiddet meşrulaştırılır. “Erkek” olmayanlara zulüm biçimleri de bu insandışılaştırmanın çeşitli biçimlerini içerir. Kadınlar ve çocuklar, erkekler kadar “insan” görülmezler ve hakları kolayca ihlal edilir. Bunlar tür ayrımcılığıyla cinsiyet ayrımcılığının ne kadar iç içe olduğunun göstergesi olarak okunabilir. Burada savunulan kadınların ve hayvanların her yönüyle eş olduğu değil, zayıf görülen herkese ve her şeye sömürü nesnesi olarak yaklaşmanın erkek egemen bir bakıştan ve pratikten kaynaklandığıdır.

Corey Lee Wrenn (2019) vegan feminizmin tarihsel gelişimini şöyle not eder: “19. yüzyılda başlayan hayvan hakları hareketi içinde yüzlerce kadın[2] yer aldı, birçoğu cinsiyetçi baskı ile hayvanların maruz bırakıldığı baskı arasındaki bağlantının farkındaydı. Batı’daki bu ilk “vegan feminizm” dalgası hayvan hakları mücadelesini sosyal adalet mücadelesinin bir parçası olarak gören Annie Besant, Anna Kingsford, Margaret Damer Dawson, Charlotte Despard, Lind af Hageby ve diğerlerinin çabalarıyla ortaya çıktı. Bu kişilerin çoğu hem feminist hem de vejetaryendi, yardım kuruluşları, barınaklar kurdular, yasaların tartışılmasını sağladılar, insan harici hayvanların duyarlı, özen ve dikkati hak eden canlılar olduğu konusunda temel bir farkındalık geliştirmek için çabaladılar.”[3]

1981 yılında Kaliforniya’da kurulan Feminists for Animal Rights (FAR) feminist hareket ve hayvan hakları hareketinde bilinç yükseltmeye odaklanan, sömürüsüz yaşam sürdürmeye çalışan bir kadın ağıydı. “Kişisel olan politiktir” feminist ilkesine dayanarak vegan bir yaşamı savundular. 21. yüzyıla kadar aktif kalan ülke çapında bir organizasyon haline gelen FAR, ataerkil düzende kadınların ve hayvanların maruz bırakıldığı muamele arasındaki bağlantılara ışık tutmaya çalıştı.[4]

Türkiye’de vegan feminizm ise 2000’lerin ortalarından itibaren örgütlenmeye başlamıştır. 2014 yılının Temmuz ayında Muğla’dan bir grup vegan feministin çağrısıyla Akyaka Orman Kampı’nda üç gün süren ilk vegan feminist buluşma gerçekleşti. Türkiye’nin farklı şehirlerinden katılımın olduğu kampta “veganlık ve gündelik yaşam”, “veganlık ve annelik”, “cinsellik- cinsiyet”, “veganlık ve militarizm”, homofobi, transfobi, erillik, dişillik, kadınlık, erkeklik kavramları etrafında atölyeler düzenlendi. Ayrıca feminist üslup ve dil üzerine tartışmalar ve film gösterimleri yapıldı.[5] 2016 yazında yine Muğla/Akyaka’da ikincisi gerçekleştirilen vegan feminist kampta “vegan feministler olarak ortak dertlerimiz, politik zeminimiz ve mücadele yöntemlerimiz nelerdir” sorusuna odaklanıldı. Ayrıca “Hayvanlara yönelik cinsel şiddet ve türcülük”, “Queer ve aile dışı yaşam pratikleri”, “Vegan-feminist dil ve sanat”, “Vegan tarım, vegan ev, vegan sokak” başlıklı atölyeler gerçekleştirildi. Yine bu kampta drama, yoga ve film gösterimleri yapıldı.[6] Son vegan feminist kamp 2017 Şubat ayında İstanbul/Büyükada’da gerçekleşti. 2018’de Ayvalık’ta ilki gerçekleştirilen Türkiye Vegan Yaşam Kampı’nda vegan feministler tarafından vegan feminizm atölyesi yapıldı, 2019 yazında ikincisi yapılan ve 200’den fazla kişinin katıldığı kampta vegan feminizm forumu yapıldı. 2017’den bu yana hem vegan hem de feminist örgütler içinde vegan feminizm tartışmaları ve atölyeleri yapılmaya devam ediyor.

Türkiye’de 2014 yılından itibaren yükselen vegan feminizmin ilk gelişim dönemlerinde, -Etin Cinsel Politikası’nın çok okunan bir kitap olmasının da etkisiyle- feministlerin dişi hayvanlara uygulanan cinsel şiddeti daha yakından anlaması, dolayısıyla vegan olması gerektiğine odaklanan; feminizmi bedensel/atanmış cinsiyet üzerinden okuyan bir bakış açısı öne çıkmıştır. Ancak bu yaklaşım özcü, transfobik ve cinsiyetçi olduğu gerekçesiyle hem vegan olan, hem de olmayan feminist ve LGBTİ+ aktivistleri tarafından eleştirilmiştir. Yaklaşık olarak 2017’den itibaren vegan feministlerin ikiye ayrıldığını, Türkiye’deki vegan feminist düşüncede ikinci bir dalganın yükseldiğini söylemek mümkün. Dişi hayvanların dişi oldukları için değil mal olarak görüldükleri için kat be kat sömürüldüğünü, insanların ve hayvanların dişilerini birbiriyle özdeşleştirerek, beyana bakmaksızın atanmış cinsiyeti kadın olanları empatiye zorlamanın, trans ve kendini ikili cinsiyet sisteminin dışında konumlayan insanlara ayrımcılık uygulamak olduğunu vurgulayan yeni dalga bir vegan feminizm var. Buna göre hayvanları erkek ve dişi olarak ayırmak, feminizmi sadece “kadın”ları özgürleştirecek bir mücadele olarak görmek, beden ve muamele odaklı, ikili cinsiyet sistemini yeniden üreten, dolayısıyla da feminizmle örtüşmeyen bir yaklaşım. İkinci dalga vegan feminizm, şiddete ve sömürüye maruz kalan insan olan ve olmayan hayvanlar ile dayanışmak için “aynılığa” ihtiyaç olmadığını, ancak şiddetin failine odaklanan bütünleşik bir mücadeleye ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

Bugün Türkiye’de vegan feminizm yaygınlaşıyor ve büyüyor. Vegan feministler, ikili karşıtlıklara meydan okuyan queer bir tahayyülle hayvan özgürlüğünü savunuyor, kimseyi ötekileştirmeyen feminist bir politika etrafında buluşuyor, çeşitli müşterek alanlarda bir araya gelmeye, mücadeleleri kesiştirmeye devam ediyor.

 

Kaynakça:

Adams, C. (2013). Etin Cinsel Politikası: Feminist-Vejeteryan Eleştirel Kuram (G. Tezcan ve M. E. Boyacıoğlu, Çev.). İstanbul: Ayrıntı.

 

[1] Pattrice Jones (2014). Onların Bedenleri, Bizim Benliklerimiz: Türcülük ve Cinsiyet Ayrımcılığının Ötesine Geçmek. http://veganfeministler.blogspot.com/2014/01/onlarn-bedenleri-bizim-benliklerimiz_28.html (Erişim tarihi: 20.06.2020)

[2] Corey Lee Wrenn “kadın” terimini kendini kadın olarak tanımlayan cis, trans veya ikili olmayanlara atıfta bulunmak için kullandığını belirtmiştir.

[3] Wrenn, C. L. (2019). Building a Vegan Feminist Network in the Professionalized Digital Age of Third Wave Animal Activism. DOI: 10.31235/osf.io/jtps8.

https://animalstudiesrepository.org/cgi/viewcontent.cgi?article=1003&context=divsmov (Erişim Tarihi: 20.06.2020).

[4] http://www.farinc.org/FAR_home_contd.html (Erişim Tarihi: 20.06.2020).

[5] I. Vegan Feminist Kamp Sonuç Bildirgesi’ni buradan okuyabilirsiniz: http://veganfeministler.blogspot.com/2014/08/i-vegan-feminist-kamp-sonuc-bildirgesi.html (Erişim Tarihi: 20.06.2020).

[6] II. Vegan Feminist Kamp Sonuç Bildirgesi’ni buradan okuyabilirsiniz: http://veganfeministler.blogspot.com/2016/11/ii-vegan-feminist-yaz-kampi-sonuc-metni.html (Erişim Tarihi: 20.06.2020).