“Kadının beyanı esastır, erkek aksini ispatlamakla yükümlüdür” cümlesi bugün Türkiye’de[1] feminizmin “kurucu ilke”lerinden. Bu ilkenin arka planı,1980’lerden bu yana feminist hareketin erkek şiddeti ile mücadelesine kadar uzanır.[2] Ancak 2000’lere gelindiğinde, feministlerin kadın cinayetlerini, erkek egemenliğinden kaynaklanan eşitsiz ilişkide gelinen son nokta olarak tarif edip gündeme almaları da, bu ilkenin feminist siyasette ağırlık kazanmasında önemli bir rol oynar. Bu yıllarda feministler kadın cinayetlerinin münferit değil, erkek şiddetinin cezasızlığının bir sonucu olduğunu; töre veya namus ile açıklanamayacağını ve her yaştan, sınıftan, kültürden erkeğin kadın cinayeti işleyebileceğini belirttiler.

Bu analizler evlilikte, ilişkide, aile içinde erkeklerin kadınlara uyguladığı, hayatın çeşitli alanlarına yayılan baskı ve gücün, şiddet ile ilişkisini açık etti. Bu, yakınlar (sevgili, koca, eski sevgili-koca, baba, akraba) tarafından gerçekleştirilen cinsel taciz, cinsel saldırı ve flört şiddetinin adını koymanın önünü açtı. Feministler şiddeti önlemeyen, aksine aileyi korumak adına üzerini örterek pekiştiren devleti eleştirmenin yanı sıra, kendi çevrelerindeki erkeklere de gündelik hayattaki küçük pratiklerin şiddeti meşru kıldığını, şiddetin “sapıkların” ve uzaktaki erkeklerin işi olmadığını ve kendilerinin de bundan azade olmadıklarını anlattılar.

İlke öncelikle, kadının beyanı ve erkeğin ispat yükümlülüğü arasında bir ikilik kuruyor. Bu ikilik aracılığıyla bir ezme-ezilme ilişkisi tanımlıyor, erkek egemenliğine dair bir tespiti var ve buradan yola çıkarak da bir pozisyon belirtiyor. Erkek egemenliği (patriyarka) bir sistem, bu sistem bir tarafın (erkek) diğer tarafı (kadın) ezdiği bir yapı; bu güç ilişkisi içerisinde, ezilen tarafın sözünden (beyan) yana olmaya (esas) davet eden bir cümle bu. Bugün LGBTİ+ hareketin de katkısıyla hetero-patriyarkanın ezilen tarafının çoğul karakterini göz önünde tutarsak, ilkedeki kadın öznenin daha genel bir sistematik güç ilişkisi içerisindeki ezilen özne pozisyonuna denk düştüğünü söyleyebiliriz.[3] Öte yandan, ilkedeki erkek sözcüğünün tutulmasıyla da erkek şiddetinin[4] failinin altının çizildiğini, adının konduğunu belirtmek gerekiyor.

İkinci olarak, ilkeyi doğru anlamak için “esas” kelimesine bakmalıyız. Bugün diyalog ve tartışma biçimlerinin değiştiği sosyal medyada sık sık “esas” ve “doğru” yer değiştirmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla karşı argüman olarak da “ya kadın yalan söylüyorsa / iftira atıyorsa” yaklaşımı üretiliyor. Hâlbuki ilke ile ifade edilen, kadının beyanının soruşturma, değerlendirme, tartışma için yeterli zemini oluşturması. Beyanın veya yorumun doğru olması değil. Feminist hareketin, kadının beyanı ile dikkate aldığı, kadının olayı nasıl yorumladığından ya da tanımladığından çok, şiddetin ezme-ezilme ilişkisinin sonucu oluşu. Kadınların beyanı, patriyarkanın farklı biçimlerini ve onu sürdüren pratikleri açık etmesi; ayrıca kadınların, patriyarkanın ezilen tarafı olarak yaşadığı deneyimleri ifade etmesi demek. Dolayısıyla kadının beyanı esastır ilkesi, öncelikle ortada bir güç ilişkisi olduğunu tanımayı ve ezilenin sözlerini hareket noktası kabul etmeyi ifade ediyor.

Üçüncü olarak, açığa çıkan deneyimin anlamı önemli. Bu, ilkenin tartışıldığı farklı mecraların (mahkemeler, sosyal çevreler, gündelik hayat) tamamı için geçerli. Beyan esas alınarak açığa çıkan bir kadınlar hakikati söz konusu. Karşısına konan, yani beyan edilen taciz veya şiddet eylemine karşılık olarak ise “(kadın) neden bağırmadı”, “(kadın) neden direnmedi”, “zaten sevgililerdi”, “(erkek) alkollüydü”, “(erkek) tahrik olmuş” gibi başka bir hakikat var. Bu (şikâyetçi/şiddete maruz kalan) kadınları sorgulayan, (fail) erkeklere ise açıklama (savunma) getiren bir hakikat devşirme biçimi. Erkeklerin hakikati diyebileceğimiz, baskın ve egemen olan hakikat. Örneğin, bir cinsel saldırı davasında şikâyetçi kadının beyanı sonrasında “neden içki içtiniz”, “neden evine gittin” diye soran ve o halde “rızan vardı” diye hüküm kuran bir mahkeme hakikati. Kendisine ait olmayan deneyimler hakkındaki kamusal tartışmayı sonlandırma kudretine sahip bir hakikat bu. Dolayısıyla kadının beyanı, bu egemen hakikatin karşısındaki hakikatleri açığa çıkarma işlevi görüyor. Mahkeme örneği dışında, aile, iş, okul gibi halihazırda hiyerarşik ilişkilerin olduğu yapıların hiyerarşik hakikatlerini de kırıyor. O sorulan ve kendisi de şiddet içeren “neden yapmadı”ların karşısına “daha fazla şiddet” korkusu gerçeğini ya da kadının herhangi bir hareketinin hiçbir tür şiddeti meşru kılamayacağı açıklamasını koyuyor. İlke bu anlamda, bir hakikatler çarpışması yaratıyor diyebiliriz. Tüm bu sebeplerle de, kurucu bir ilke.

Kadının beyanı ile açığa çıkan, her zaman Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) tanımlı suçlar olmak durumunda değil. Yani, kadının beyanı ile ortaya dökülen erkek şiddeti biçimleri, her zaman yasada tanımlı cinsel taciz, cinsel saldırı, kasten yaralama, tehdit, hakaret gibi suçlar olmuyor. Erkek şiddetini beyan eden her kadın da, bu eylemin hangi suç tanımına girdiğini bilmeyebilir, bilmek zorunda değil. Bugün bu beyanlar sonucu, hem Türkiye’de hem dünyada erkeklik biçimlerini ifade etmek için flört şiddeti, ısrarlı takip, gaslighting, mansplaining, stealthing, manipülasyon, mağdur suçlayıcılık, cinsel şiddet tehdidi gibi kavramlara başvuruluyor, yeni kavramlar üretiliyor. Yani bu ilkenin on yılı aşkın bir zaman dilimi içinde bile, söze döktüğü birçok yeni erkeklik biçimi var. Bu, erkek şiddetinin de değişir dönüşür bir şey olduğunu, yasalara ve zamana sığmayan yapısını gösteriyor. Örneğin, beyan edilen cinsiyetçi, manipülatif, psikolojik şiddet içeren bir eylem olabilir. Bunun yasada karşılığı bulunmayabilir veya işaret edilmek istenen sosyal yaşantımızda bu tür ilişkilenmelerin yaygınlığı olabilir. Sosyal medyada karşımıza çıkan, devlete göre suç değilse “o halde neden söyledi”, “madem ifşa etti neden polise gitmedi” sorularının karşılığı da burada; beyan eden pekâlâ örtük görünen şiddet biçimini sosyal çevrede bilinir kılmayı, deneyim aktarmayı ve sosyal mekanizmalarla önlem alınmasını istemiş olabilir. Ayrıca, devletin şiddeti önleme mekanizmalarına karşı güvensizlik duyabilir ya da ifşa yönteminin daha sonuç alıcı olduğunu düşünebilir.

Bugün kadının beyanı esastır tartışmalarının en sık yaşandığı yer (#MeToo hareketiyle birlikte küresel olarak da) sosyal medyadaki ifşalar. İfşa başlı başına bir konu ama, kısaca bir ifşa mektubunun yaşanan biricik bir şiddet olayını aktarmaktan fazlasına hizmet ettiğini söyleyebiliriz. İfşaların ifşaları doğurduğunu, benzer konularda sessiz kalan birçok insana ilham verdiğini görüyoruz. Sonucunda hikâyeler de artabilir, yapılan şikâyetler de. Yukarıda bahsi geçen erkek şiddetinin farklı biçimleri arasında bağlantılar kurulabilir, birinin diğerini mümkün kıldığı ifade edilebilir, ortaya çıkan bu hikâyeler (yani beyanlar) –hukuken karşılığı ne olursa olsun-, kadınlar arası dayanışma kurabilir, erkek şiddetinin sosyal ortamlarda dışlanmasının önü açılabilir. Öte yandan, sosyal medyadaki ifşalara bakıldığında, erkeklerin birbirlerinden neler öğrendiklerini ve erkek dayanışması cemaatlerinin nasıl oluştuğunu da görmek mümkün. O halde başa dönersek ilke sabit olsa da, açığa çıkardıkları sabit değil. Beyan, dinleyicisine patriyarkanın güncel biçimine dair önemli veriler sunuyor ve kadınlar arası deneyim aktarımına zemin sağlıyor. 1990’larda kadınlar dayağı tanımlarken, 2000’ler başında ilişkide cinsel saldırıyı, 2010’larda flört şiddetini veya ısrarlı takibi tanımlıyor.

Erkek egemenliği, tüm bu sistematikliği içinde kabul edilmediğinde, hızlıca “ya yalan söylüyorsa” pozisyonuna atlanabilir. Bu reflekste ezme ezilme ilişkisi görülmüyor, esas ile doğru yer değiştiriyor ve anlatılmak istenen duyulmuyor. Ayrıca bu refleks, beyan sürecinin, beyanda bulunan kadının hayatını nasıl zora soktuğunu, kadının yeni mağduriyetler ve maruz kalmalara karşı kendini sürekli savunmak zorunda bırakıldığını ve kadınların bu yıkıcı sürece keyfi olarak girişmeyeceğini de görmezden geliyor.

Bu ilkeye karşı çıkılarak hesaplaşılan feminizmin kendisi. Kadının beyanını esas almaya direnmek, esasen feminizmi tanımamak ve erkek şiddeti ile ilgili tartışmaların da bir “uzmanlık” (yani bilgi ve deneyim birikimi) konusu olduğunu, bunun feminizmin konusu olduğunu reddetmek anlamına geliyor.

 

[1] Elbette dünyada da feminist hareketler için benzer önemde, burada Türkiye’de bu şekilde ifade edildiğini kast ediyorum. Başka dillerde çoğunlukla “ispat yükümlülüğünün karşı tarafta olması” şeklinde ifade ediliyor ve kimi ülkelerin yasalarında yer alıyor.

[2] Ancak ilke Türkiye’de ilk kez “Güneş K. Davası” olarak bilinen 1995 tarihli davada Güneş’in feminist avukatı Canan Arın’ın Pazartesi dergisine verdiği röportajda kayda geçiyor. Erişim Adresi: http://www.pazartesidergisi.com/pdf/1.pdf

[3] Erişim Adresi: http://bianet.org/biamag/toplumsal-cinsiyet/192617-kadinin-beyani-esastir-ilkesinden-ne-anliyoruz

[4] Erkek şiddeti tanımı, eril şiddete kıyasla, failin adını koyarak şiddetin arkasında patriyarka adlı sistemin (yani biyolojik erkeklerin bu hiyerarşik ve şiddet içeren düzendeki çıkarlarının) yer aldığını vurguluyor.

Leave a Reply