Elif Karaçimen

Geleneksel iktisat düşüncesinde hanehalkı kavramsallaştırması, asıl olarak, tüketim kararlarını birlikte veren bir toplumsal birime karşılık gelmektedir. Ekonomi kavramının etimolojik köklerinin Yunanca hanehalkı anlamına gelen oikos ve idare anlamına gelen nomos kelimelerinin birleşmesinden oluşması bunun bir kanıtı gibidir. Elbette Antik Yunanda hane yapılanmasının aynı zamanda bir mülkiyet yapılanması olduğu unutmamalı. Kendi içinde iş bölümü, üretim ve tüketimi barındıran, yalnızca biyolojik ortaklıkları değil, bağımlı bireyleri de (örneğin köle gibi) içeren daha geniş bir yapılanmadır bu. Toplumsal zaman ve bu zaman içinde iktisadi, toplumsal ilişkilerin dönüşümüyle üretim ile ev (hane) arasındaki ilişki de dönüşmüştür. Hane zaman içerisinde üretim birimi olmaktan giderek uzaklaşarak modern toplumun (kapitalizmin) tüketim alanına dönüşmüştür. Merkezi iktidar yapılarının ve özellikle ulus devletlerin güçlenmesiyle ekonomi kavramının içeriği de dönüşerek kamusal bir içerik kazanmış, kamusal alan ve piyasa merkezli iş bölümü iktisadi alanın merkezine yerleşmiştir. Bu dönüşümle birlikte ev (hane) idaresinin toplumsal rolü de, emek gücünün yeniden üretimini sağlayan toplumsal birim olarak belirginleşmiştir.

Hem iktisat biliminde hem de genel kullanımında hanehalkını çoğu zaman aile ile eş tutma eğilimi vardır. Bunun temel nedeni alternatif yaşam biçimlerinin toplumsal ve iktisadi olarak teşvik edilmediği patriyarkal toplumlarda, hanehalklarının çoğunluğunu ailelerin oluşturmasıdır. Örneğin Türkiye’ye baktığımızda 2019 yılı itibariyle toplam 24 milyon bin 940 hanehalkının %80’inin ailelerden oluştuğunu görmekteyiz. Elbette şunu da belirtmek gerekir: Elimizdeki veriyi mevcut en eski hanehalkı verisi olan 2006 yılı verileriyle karşılaştırdığımızda, o dönemde toplam hanehalkları içinde ailelerin oranının %92,7 gibi oldukça yüksek bir rakam olduğunu görüyoruz. Bu farklılık ayrıntılarına bu başlıkta giremeyeceğimiz bir gerçeğe işaret ediyor: Türkiye’de ailenin kutsallığına yapılan vurgunun her alanda giderek arttığı bir dönemde, toplumun en kabul gören yaşam biriminde, aile yapılarında, önemli bir çözülme yaşanmaktadır. 2019 yılı verilerine geri dönecek olursak, TÜİK verileri bize hanehalklarının %16,9’unun yalnız yaşayan kişilerden, %3’ünün ise birden fazla kişiden oluştuğunu göstermektedir. Aile biçimindeki hanehalkları da elbette kendi içinde farklılaşmaktadır: Ailelerin %11’i tek ebeveynli çekirdek ailelerden, %15’i ise geniş ailelerden oluşmakta. İlginç bir veri ise tek ebeveynli ailelerin büyük çoğunluğunun (%78) anne ve çocuklardan oluşması. Çocuk bakımı kadın işi olarak görüldüğünden, erkekler hayatlarını çocuklarına bakan tek ebeveyn olarak geçirmeyi çok daha az tercih etmektedirler. Tabii madalyonun diğer tarafında bir kez evlilik yapmış ve yaş almış kadınların, tekrar evlenmeyi istemeleri durumunda ataerkil toplumun bariyerleriyle karşılaşmalarının yattığı da aşikardır.

Hanehalkının Türkiye gerçeğinde hangi toplumsal formasyonlara karşılık geldiğini açıkladıktan sonra iktisatta bu kavramın nasıl bir analiz birimi olarak kullanıldığına baktığımızda, meselenin toplumsal cinsiyet boyutu da göz önüne serilecektir. Bu konuyu iktisatçıların toplumsal hasılanın nasıl hesaplandığına dair verdikleri temel bir örnek üzerinden ele alalım. Yalnız yaşayan bir erkek eğer yaşamını devam ettirmek için gereken beslenme ve bakım gibi temel hizmetleri, ücretini vererek çalıştırdığı bir kadının emeği vasıtasıyla karşılıyorsa, bu adamın aldığı tüm bu hizmetler, o ülkede yapılan toplam üretimin bir parçası olarak milli hasıla hesabına dahil edilir. Amma velakin, eğer bu adam bir gün bu kadınla evlenirse, kadın yine aynı işleri yapmaya devam ettiğinde, bu kez harcadığı emek ve yaptığı üretim görünmez olur. Piyasada alınıp satılmadığı ve karşılığı verilmediği için ev içi üretim, milli hasıla hesabına dahil edilmez. Burada kadının çoğu zaman ailesi için fedakârlık yaptığı farz edilir; dolayısıyla ev içinde yaptığı işin “sevgi” ilişkisi içinde değerlendirilmesi gerektiği varsayılır. Oysa kendisi de eril bir kavram olan “iktisadi bireyin” (homo economicus) temel motivasyonu bireysel çıkardır. İktisadi birey kişisel çıkarının peşinden koşarak faydasını en yüksek düzeye ulaştırmaya çalışır ve böylelikle toplumsal refaha da fayda sağlamış olur. Ev içi kadın emeği, kendisi de sorunlu bir kavramsallaştırma olan homo economicusun dışında tutularak, iktisadi analizin baştan dışına itilmektedir.

Yani iktisadi analizde çoğunlukla kadınların üstlendiği ev içi üretim, görünmeyen emektir. Hanedeki üretim ile piyasa için üretim arasında bir bağ olduğu tamamen görmezden gelinir. Kadının ev içi emeği, karşılığı ödenmemesi nedeniyle piyasa üretiminden bağımsızmış gibi ele alınır. Oysaki piyasa için üretimi yapan kadın ya da erkek olsun, emekçilerin çalışabilmek için bakım ve beslenmeye ihtiyaçları vardır (Türkiye’de toplam işgücünün yüzde 69’u erkeklerden oluşur). Geleneksel iktisatta göz ardı edilen bu meseleye Marksizm içinde yer verilir. Marksist/sosyalist feministler, politik iktisatta toplumun maddi temelini ele alırken yalnızca piyasa için yapılan üretimi değil, aynı zamanda yeniden üretimi de düşünmek gerektiğinin altı çizerler. Bu yeniden üretim, bir yandan yukarıda bahsettiğimiz bakım emeği ve ev işlerini diğer yandan türün üremesini kapsar. Üretim ve yeniden üretim birbirinden ayrı düşünülemez. Ne var ki üretim sermaye denetiminde gerçekleşirken, yeniden üretim piyasada satılmak üzere yapılan faaliyetleri kapsamadığı kadarıyla sermaye ilişkilerinin dışında yer alır. Oysaki ücretli emeğin varlığı, onu yeniden üretecek bir toplumsal yapılanmayı gerekli kılar. Marksizm bu üretimin koşulu olarak yeniden üretime vurgu yapsa da, yeniden üretimin iktisadi analize dahil edilmesi konusunda yetersiz kalır. Bu noktada, kadının yeniden üretim sürecindeki bakım, temizlik vb. emeğinin görünmez kılındığına dikkat çekenler Marksist/sosyalist feministler olmuştur. Yeniden üretim, hane içinde kadın tarafından karşılıksız bir şekilde gerçekleştirilir. Patrtiyarkal bir toplumda erkeğin denetimini mümkün kılan şey, zaten kadının bu emeğinin karşılıksız olmasıdır (Acar-Savran, 2011). Alternatif toplumsal formasyonları ve faklı hanehalkı biçimlerini tartışabilmenin önkoşulu, patriyarkal kapitalizmde üretim ve yeniden üretimin tamamlayıcı rolünü kavrayabilmektir.

Tüm bunları söylemekle birlikte, standart milli hasıla hesaplamalarında tamamen dışarıda tutulan kadın emeğini görünür kılmak ve iktisadi analize dahil etmek için bir takım değerli çabaların olduğunu da belirtelim. Bazı ülkelerde milli hasıla hesabında karşılığı ödenmeyen ev içi emek için harcanan zaman ölçülmektedir.[1] Türkiye için 2006 yılında TÜİK tarafından derlenen zaman kullanım verilerine göre erkekler, hanehalkı ve ev bakımına günde ortalama sadece 51 dakika zaman ayırırken, kadınlar 5 saat 17 dakika ayırmaktadır. Kadınlar çalıştığında da durum değişmemektedir. Çalışan erkekler hanehalkı ve ev bakımına ortalama 43 dakika ayırırken, çalışan kadınlar 4 saat 3 dakika ayırmaktadır. OECD ise hanehalklarının piyasa dışı hizmet üretimlerini ölçerek, bu hesaplamaları uluslararası maddi refah karşılaştırmalarında kullanmaktadır. Tüm bu çabaları değerlendirirken kadınların ev içi emeğine dair önemli bir hususu akılda tutmak gerekir. İlkesel olarak ev içi emeğin karşılığı, yapılan üretime tahmini bir fiyat atfedilerek hesaplanır. Buradaki temel sıkıntı ev içi emeğin, kadın emeği yoğunluklu sektörlere ait işlerden oluşması ve bu işlerin halihazırda patriyarkal toplumlarda piyasa karşılığının değerinden düşük hesaplanmasıdır (Elson, 1998).  Örneğin TÜİK verilerine göre Türkiye’de kadın ve erkek arasındaki ücret eşitsizliği %20 seviyelerindedir. Dolayısıyla ev içindeki cinsiyetçi iş bölümünün aşılabilmesi için piyasadaki cinsiyetçi yapılanmanın da ortadan kalkması gerekir. Kadının evi içi emeğinin hesaplanmasıyla ilgili göz önüne alınması gereken bir başka nokta, bu üretimin tamamen iktisadi analiz içinde değerlendirilmesi durumunda içinde barındırdığı duygusal boyutun göz ardı edilmesidir. Her ne kadar kadın emeğini tamamen sevgi ve fedakârlık ilişkileri içinde değerlendirip yok sayan bakış açısı eleştirilmeyi hak etse de, kadının ev içi emeğinin duygusal boyutu olan karmaşık bir mesele olduğu göz ardı edilmemelidir (Acar-Savran, 2011). Patriyarkal toplumda hanehalkını içinde hapsedildiği kapalı kutudan çıkarmak, üretim/ yeniden üretim ilişkisi ve kadın emeği bağlamında değerlendirmek alternatif toplumsal formasyonları tartışabilmek açısından önemlidir.

 

Kaynakça

Elson, D. (1998). The Economic, the Political and the Domestic: Businesses, States and Households in the Organisation of Production. New Political Economy, 3 (2), 189-208

Acar-Savran, G. (2011). Kadınların Emeğini Görünür Kılmak: Marx’tan Delphy’ye Bir Ufuk Taraması. Praksis, 10, 159-210.

 

[1] https://data2x.org/