Selen Göbelez

Obstetrik şiddet hamile, doğum yapan ya da lohusa bir kadına rızası ve bilgisi olmadan sağlık hizmeti sunanlar tarafından uygulanan, tıbbi olarak gerekçelendirilmeyen, otoriter ve cinsiyetçi tavırları içeren sözel ya da eylemsel müdahale veya ihmallerdir. Obstetrik şiddet kadınların bedenleri ve cinsellikleri üzerindeki kontrolü kaybetmelerine yol açarak yaşam kalitelerini olumsuz etkiler. Yirminci yüzyılda, geleneksel olarak kadınların kendi arasında gerçekleşen, ev-merkezli doğumların yerini, medikalleşme sayesinde doğumun daha az riskli ve konforlu hale geleceği beklentisiyle, medikal teknolojiye dayalı, (çoğunlukla erkek) doktorların hakim konumda olduğu, hastane merkezli doğumlar almıştır. Doğumun medikalleşmesi bir yandan dünya çapında anne ve çocuk ölüm oranlarını düşürürken, öte yandan kadınların özerkliklerinin ellerinden alınarak, bedenleri üzerindeki karar ve denetimlerinin azalmasını beraberinde getirmiştir.[1]

Fiziksel suiistimal, aşağılama, bağırma, tehdit, taciz ve tecavüz ya da gerekli sağlık uygulamalarından mahrum bırakma, hastane masraflarını ödeyemediği için rehin alma gibi biçimlerde ortaya çıkabilen obstetrik şiddet, kamu ve özel sağlık kuruluşlarında kadınların insan hakları ile cinsel ve üreme haklarını ihlal eden, kaba, tacizkâr, zorlayıcı muamelelere işaret eder. Kadına toplumsal saygının az olduğu ataerkil kültürlerde, genç, göçmen ve sosyo-ekonomik düzeyi daha düşük kadınların yanı sıra, HIV’li ve etnik azınlığa üye kadınlar hamilelik, doğum ve lohusalık süreçlerinde daha çok suistimal edilirler. Doğum yapan kadın bedeninin potansiyel olarak patriyarkanın kadınlara atfettiği “kadınlık rolleri” efsanesine karşıt biçimde güçlü görülmesi ve egemen güç ilişkilerine tehdit oluşturması nedeniyle, doğum sırasında uygulanan şiddet disipline olmamış kadın bedenini evcilleştirme yönelimi olarak da yorumlanabilir (Shabot,  2015).

Kadınların kendi bedenlerine dair denetimini ve bilgisini artırarak kadın sağlığı uygulamalarını iyileştirmeyi hedefleyen Kadın Sağlığı Hareketi, ABD’de 1970’li yıllarda ikinci dalga feminizmin parçası olarak ortaya çıktı. Bu hareket, doğumun artarak medikalleşmesi de dahil, geleneksel doktor-hasta ilişkileri ve sağlık sistemindeki kadın düşmanlığı gibi konuların sorgulanmasında çok önemli bir rol oynadı. 1990’lı yıllara gelindiğinde Batı tıbbında doğumun aşırı-medikalleşmesine paralel olarak ebelerin güçlerinin ellerinden alınmasına ve genelde erkek olan doğum uzmanlarının doğumda otorite haline gelmesine dayalı teknokratik doğum modeli, kimi medikal antropologlar, ebelik hareketi ve feministler tarafından eleştirildi (Oakley, 1980; Katz Rothman, 1982; Davis-Floyd, 1992).

Kadınların cinsel sağlık ve doğum deneyimlerinin feminizmin gündemine girmesi daha eskiye dayansa da, 2000’li yıllar “obstetrik şiddet” kavramının kadına yönelik şiddet tanımına yasal olarak dahil edilişi açısından bir milat sayılır. Obstetrik şiddet, Latin Amerika ülkelerinde tabandan gelen kadın hareketlerinin baskıları ile ilk kez 2007’de Venezüella’da “Kadınların Şiddetten Özgür Olmasına Dair Esas Yasa” kapsamında suç olarak tanımlandı; ardından Arjantin’de (2009), Meksika’nın kimi eyaletlerinde[2] (2007-2014), Bolivya’da (2013), Panama’da (2013), Brezilya’da (2017) ve Uruguay’da (2009) suç kapsamına alındı. Obstetrik şiddetin tanımı “anne ve bebeğin medikal bir gereklilik olmaksızın ayrı tutulması, düşük riskli gebeliklerde doğal süreçlerin gereksiz yere doğumu hızlandırma ve aşırı ilaç kullanımı ile patolojik hale getirilmesi, doğal doğum mümkünken sezaryen uygulanması” gibi müdahaleleri de içerecek biçimde genişletildi. Arjantin’deki ilgili yasa, mahremiyet ve bilgiye ulaşım konusunda saygılı muameleyi,  kadın ve bebek için mecburi olmayan cerrahi uygulamalardan ve ilaçlardan kaçınılmasını ve doğal doğumun biyolojik ve psikolojik zamanına saygıyı vurgular. Benzer şekilde gebeliğin ve doğumun “hastalık”, gebenin ise “hasta” muamelesi görmemesi yasa maddelerinden biridir. Arjantin ve Uruguay yasaları aynı zamanda kadınlara tercih ettikleri doğum refakatçisi ile doğum yapma hakkı tanır (Belizan, 2005).

Obstetrik şiddetin Kıta Avrupası’nda ve Anglosakson dünyada tartışılması ise daha çok 2010 sonrasına denk gelir. 2014’ten itibaren kurulan beş Obstetrik Şiddet Gözlem merkezi (Şili, İspanya, Arjantin, Kolombiya ve Fransa) yayınladıkları ortak beyannamede obstetrik şiddetin, kadınlara yönelik şiddetin en doğallaşmış ve görünmez biçimi olarak insan hakları açısından ciddi bir ihlal olduğunu ilan eder (Sadler vd., 2016: 50). Ekim 2019’da ise Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin “Obstetrik ve Jinekolojik Şiddete” dair aldığı karar,[3] her ne kadar bağlayıcılığı olmasa da, obstetrik şiddetin üye ülkeler bazında tanınması yolunda büyük bir adım sayılır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2019’da dört ülkede 2000 üzerinde kadın ile yürüttüğü bir çalışmaya göre[4] yüzde 14’ü fiziksel şiddet (tokat, yumruk, dayak), yüzde 13’ü rızaları olmaksızın sezaryen, yüzde 38’i de sözel şiddet olmak üzere, kadınların yüzde 42’si doğum sürecinde bir şekilde istismar yaşamıştır. Bu araştırmaya göre gelir ve eğitim düzeyinin düşüklüğü ve genç yaşta olma ile suiistimal ihtimali arasında paralellik görülmektedir. Obstetrik şiddet konusunda Tanzanya ve Brezilya’da rakamlar yüzde 70’in üzerinde seyrederken, beş Avrupa ülkesini içeren bir başka çalışmada obstetrik şiddet oranının yüzde 20 civarında olduğu belirtilmektedir (Williams, vd., 2018).

Yüzde 53,2 ile OECD ülkeleri içinde en hızlı sezaryen artış oranına sahip Türkiye’de, son yıllarda yüksek sezaryen oranlarını düşürme hedefi tartışılmaya başlansa da, doğum sırasında kadınların maruz kaldıkları kötü muameleler birtakım küçük çaplı çabaların dışında gündeme alınmamaktadır. Bu anlamda Türkiye’de doğumun medikalizasyonuna dair kimi akademik çalışmaları (Cindoğlu, 2010; Topçu, 2019), Doğumda Kadın Hakları Derneği (DOĞANA) gibi sivil toplum girişimlerini, bazı ebe, kadın doğum uzmanı ve doulaların (doğum destekçisi) hassasiyetlerini sayabiliriz. Doğana Derneği Manifestosu’nda[5]da bahsedildiği üzere doğumun merkezindeki kadınların aktif rolüne, mahremiyetine ve kararlarına, gebelik öncesi, gebelik, doğum ve lohusalık dönemlerinde yeterli bilgi, eğitim ve kaliteli sağlık hizmeti alma hakkına saygılı; istedikleri refakatçilere izin veren doğum koşullarının yaratılması ve toplumda doğuma yönelik korku ve dehşet içeren algının değiştirilmesi için gerekli düzenlemelere gidilmesi gerekmektedir.

 

 

Kaynakça

Belizan, J. M. ve Cafferata M. L. (2005). The right to be accompanied at birth: New laws in Argentina and Uruguay. Reprod Health Matters, 13, 158–159.

Bülbül, G. (2016). Doğal Doğum: Anneliği Keşfin Başucu Kitabı. Hayy Kitap: İstanbul.

Cindoğlu, D.  ve Sayan-Cengiz, F. (2010). Medicalization Discourse and Modernity: Contested Meanings Over Childbirth in Contemporary Turkey. Health Care for Women International, 31(3), 221-243.

Davis-Floyd, R. E. (1992). Birth as an American Rite of Passage. Berkeley: University of California Press.

Rothman K., B. (1982). Giving Birth: Alternatives in Childbirth. Harmondsworth: Penguin.

Oakley, A. (1980). Women Confined: Towards a Sociology of Childbirth. Oxford: Martin Robertson.

Sadler, M., Santos, M. J.,  Ruiz-Berdún, D., Rojas, G. L., Skoko, E., Gillen, P. ve Clausen J. A. (2016). Moving beyond disrespect and abuse: addressing the structural dimensions of obstetric violence. Reproductive Health Matters24(47), 47-55.

Shabot, C. (2015).  Making Loud Bodies “Feminine”: A Feminist-Phenomenological Analysis of Obstetric Violence. Human Studies, 39(2), 1-17

Topçu, S. (2019). Caesarean or vaginarean epidemics? Techno-birth, risk and obstetric practice in Turkey. Health, Risk & Society, 21(3-4), 141-163.

Williams, C. R., Jerez, C., Klein, K., Correa, M., Belizan, J. M. ve Cormick, G. (2018). Obstetric violence: A Latin American legal response to mistreatment during childbirth. BJOG, 125, 1208–1211.

 

[1] Doğumun medikalleşmesinin kimi bileşenleri sistematik damar yolu açılıp suni sancı uygulanması, epizyotomi (kesi), sürekli NST cihazına bağlı kalma ve sırtüstü yatar pozisyonda doğuma zorlayarak kadının hareket özgürlüğünün elinden alınması, epidural anestezi, rutin vajinal muayene, tıbben gerekli olmayan sezaryen uygulamaları, yeme ve içmenin yasaklanması,  lavman, kasık tıraşı vb. uygulamaları içerir.

[2] 2007’de Durango, 2008’de Veracruz, 2010’da Guanajuato ve 2012’de Chiapas eyaletlerinde.

[3] Karar no 2306 (2019), Parlamenterler Meclisi, 3 Ekim 2019 (34. Oturum).

[4] https://apps.who.int/iris/bitstream/handle/10665/134588/WHO_RHR_14.23_eng.pdf?sequenc e=1

[5] http://www.dogumdakadinhaklari.org/manifesto.html