Ataerkil pazarlık kavramı, farklı erkek egemenliği ve akrabalık sistemlerinin cinsiyetler ve kuşaklar arasında yarattığı işbölümü, uyum, çatışma ve direniş biçimlerini aydınlatmayı amaçlar. Temelinde yatan “pazarlık” (bargaining) kavramı, eşitsiz ilişkilere dayanan toplumsal cinsiyet rejimlerinin, kadınların rızasını sadece birtakım normları içselleştirmeleri yoluyla değil aynı zamanda sistemin içinde edinebildikleri bazı güç ve güvence alanları sayesinde de kazandıkları varsayımına dayanır.

Bu kavramın ne gibi kuramsal boşlukları doldurmayı amaçladığını kavramak için 1980’lere hâkim olan feminist teorilerin ataerkillik olgusuna yaklaşımlarını hatırlamak gerekir. Liberal, radikal ve sosyalist feminist kuramcılar, cinsiyetler arası eşitsizliğin kaynakları konusunda anlaşmamakla birlikte ataerkiyi genellikle soyut, yeknesak ve evrensel bir sistem olarak kavramlaştırmışlardır. Ataerkil pazarlık yaklaşımı ise kadınların ataerkiyle somut olarak nasıl baş ettiğini, ne gibi uyum ve direniş stratejileri geliştirdiklerini ve bunların toplumsal cinsiyete dayalı öznelliği nasıl şekillendirdiğini kavramaya çalışır. Zaman, mekân, sınıf, ırk, din, kast ve etnik aidiyet gibi farklılıklara duyarlı olduğu için erkek egemenlik sistemlerinin iç dinamiğini anlamamıza yardımcı olur. Ayrıca ataerkil pazarlıklar durağan olmadıkları ve toplumsal dönüşümlere açık oldukları ölçüde sürekli olarak yeni müzakere ve mücadele alanları açarlar.

Örnek olarak Türkiye’nin de dâhil olduğu bir coğrafyada uzun zaman egemen olan klasik ataerkilliğin zaman içinde nasıl evrildiğine bakabiliriz. Klasik ataerkillikte kayınpederlerinin reisi olduğu atasoylu haneye evlilik yoluyla giren genç kızlar, hem erkekler hem de kendilerinden daha yaşlı kadınlar, özellikle kayınvalideler tarafından denetlenirler. Gelinlerin statüsü ilerleyen yaş ve doğurganlığa bağlı olarak, özellikle de erkek çocuklara sahip olmalarıyla sağlamlaşırken, kendi oğullarının onlara gelin getirmesiyle doruğa ulaşır. Böylece kadınların yaşam döngüsünde genç gelin olarak yaşadıkları zorluklar ve yoksunluklar, daha ileride kendi gelinleri üzerinde kuracakları denetim ve otoriteyle dengelenir. Kadınlar böylece ataerkilliğin kendini yeniden üretmesinde kilit roller üstlenirler.

Ne var ki klasik ataerkillik sadece ideolojik değil, aynı zamanda maddi temellere dayanır. Yaşlı erkeklerin gençler üzerindeki egemenlikleri ve kadınların hane içinde korunması (ve birçok toplumda örtünme ve mekânsal pratiklerle tecrit edilmesi), erkeklerin toprak, hayvan ya da ticari sermayeden oluşan mal varlığını denetleyebildikleri ölçüde mümkündür. Nitekim mülksüzlerin, düşük kast ve sınıfların bu normatif düzene uyamadıklarını, kadınların emekçiler olarak hep dışarıda olduklarını görürüz. Klasik ataerkilliğin çöküşü kırsal kapitalizmin yayılmasıyla ortaya çıkan mülksüzleşme, marjinalleşme, hızlı kentleşme, iç ve dış göç gibi çok çeşitli etkenlere bağlıdır. Bu süreçler genç erkeklerin babalarından ve baba hanesinden daha erken yaşta bağımsızlaşmasına, kendi kazançlarını denetlemelerine ve hatta (göçmen işçiler arasında görüldüğü gibi) fakirleşen ve tarımdan geçinemeyen baba hanesini desteklemek gibi yeni roller üstlenmelerine yol açmıştır. Bunun sonucunda genç kadınlar kendi çekirdek ailelerinin başına daha erken yaşta geçerken, daha yaşlı kadın kuşağının itaatkâr gelinlerle çevrili yaşlılık beklentisi de böylece çökmüş olur.

Erkek egemenliğine dayalı sistemlerin maddi ayağı çökünce normatif boyutu havada kalır ve ataerkil normalar ve beklentiler günlük pratikte çöker. Örneğin Bangladeş’te bir zamanlar en fakirlerin boğaz tokluğuna çalıştırıldığı yol ve diğer inşaat projelerinde oğulları hayatta olan dul kadınların çokluğu göze çarpmaktaydı. Böylece normatif alanla sosyal gerçekler arasında büyüyen uçurum, hem erkeklerin kendi yükümlülüklerini üstlenmekte yetersiz kalmaları sonucunda yaşadıkları bunalımı hem de kadınların güvensizlik ve tehdit duygularını tetiklemektedir. Bu şartlarda kadınların birbirlerine zıt sayılabilecek stratejiler benimsediğini görürüz. Muhafazakâr tepki diye adlandırabileceğimiz strateji, çözülen ataerkil pazarlığın onarılmasını amaçlayan bir pasif direniş biçimidir. Erkeklerin sorumluluklarını yerine getirmeyi sürdürmeleri için kadınlar korunma/güvence karşılığında itaat ve hizmet vaat ederler. Daha radikal tepkiler ise mevcut eşitsiz ilişkilerin sorgulanmasını ve farklı maddi ve psikolojik temeller üzerine kurulu yeni bir toplumsal cinsiyet düzeni için mücadele etmeyi içerir. Bunlara da kabaca feminist stratejiler diyebiliriz.

Değişen toplumsal yapılar, sosyal hareketler, emek ve sermaye koşulları ve farklı iktidar biçimleri ataerkilliğin kendini yeniden üretme çabaları etrafında yeni çatışmalara yol açar. Klasik ataerkil yapıların çözüldüğü bir süreçte, ağırlıklı olarak hane-içi mikro-politikalara odaklanan ataerkil pazarlık kavramının da giderek karmaşıklaşan yeni toplumsal cinsiyet rejimlerini kavrayabilmesi için iki önemli revizyondan geçmesi gerekmiştir. Bunlardan birincisi Scott-Gramsci çelişkisi olarak tanımlayabileceğimiz kuramsal açmazı çözmeye çalışmaktı. Weapons of the Weak (Zayıfların Silahları) (1985) başlıklı eserinde James Scott, eşitsiz ilişkilerle baş edebilmek için ezilenlerin bir takım gündelik direniş stratejileri geliştirdiklerini ve oyunun kurallarını kendi lehlerine değiştirme gücüne sahip olmasalar bile göreceli ferahlama alanları açabildiklerini iddia etmiştir. Burada altı çizilmesi gereken husus, ezilenlerin bilinçli aktörler olmaları ve muktedirlerin dayattığı normları içselleştirip kendilerini yanlış bilince terk etmemeleridir. Ataerkil pazarlık kavramının ilk versiyonu bu görüşe çok yakındır.

Oysa gözleme dayalı birçok bulgu Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramının ataerkilliği çözümlemede bir o kadar elverişli olduğunu göstermekteydi. Gramsci bu terimi egemen sınıfların kendi dünya görüşlerini güç kullanmaksızın topluma kabul ettirebilmesini açıklamak için ortaya atmış, hegemonyanın muktedirlerin bakış açısını doğallaştırdığını” ve onu “sağduyu” olarak sunduğunu ileri sürmüştür. Pierre Bourdieu’nün doxa kavramı da toplumsal ilişkileri yöneten normların adeta sorgulanamayan aşikâr gerçekler olarak kabul edilmesi anlamına gelir ve Gramsci’nin sağduyusuna benzer etkiler yaratır. Bu dinamiklerin toplumsal cinsiyet alanında örnekleri sayısızdır. Örneğin Hindistan’nın Bihar eyaletinde toprak hakkı elde etmek için başarılı bir mücadele vermiş kadınların bu hakların veraseti konusunda tereddütsüz bir biçimde oğullarını zikretmiş olması atayerli ve atasoylu hane tipinin ne kadar “doğal” ve içselleştirilmiş olduğunu gösterir. Kısacası, hegemonyanın işleyişi başka seçenekleri ve dünyaları tahayyül edilemez hale getirir.

Esas mesele hegemonya çatırdamaya başlayınca yarattığı çatlakların nasıl yeni siyasi bilinçlere yol açtığını kavramaktır. Ataerkil pazarlığın geçirdiği ikinci ve en kökten revizyon, sarsılan hegemonya koşullarında ataerkillik teriminin geçerli olup olmadığını sorgulamak olmuştur. Bu sorgulamayı özellikle 2011 sonrasında Arap dünyası ve ötesinde tanık olduğumuz halk protestolarında kadınlara karşı şiddetin değişen şekilleri tetiklemiştir. Örneğin Mısır’da Tahrir Meydanındaki gösteriler esnasında uluorta, örgütlü ve kolluk kuvvetlerinin kayıtsız kaldığı yeni cinsel saldırı biçimleri görülmüştür. Cinsel şiddetin bu anonim ve kamusal yüzü, onun bir siyasi sindirme aracı olduğunu açıkça gösteriyordu. Oysa şiddetin geleneksel diyebileceğimiz biçimleri genellikle aile-içi şiddet olarak tanımlanır. Kadınların bedeni üzerinde tasarruf hakkı iddia eden erkekler çoğunlukla baba, ağabey ve koca gibi kendileriyle yakın ilişkide olan ve bu hakkı, töre cinayetlerinde görüldüğü gibi, namus veya erkeklik onuru adına kullananlardır. Elbette birçok devlet, ataerkiyi yargı yoluyla destekler; kadın cinayetlerinde namusa atıfların hafifletici sebep sayılması veya ırza geçen erkeğin kurbanıyla evlenerek cezadan kurtulmasında olduğu gibi. Ne var ki değişen uluslararası normlar, devletleri önemli ölçüde bağlayan toplumsal cinsiyet eşitliğini amaçlayan uluslararası sözleşmeler, yükselen kadın hareketleri ve sivil toplum kuruluşları ve toplumun hızla değişen yapısı ataerkil söylemleri delmiş, alternatif anlam evrenleri yaratmıştır. Cinsel şiddetin kültürel değil aynı zamanda siyasal bir sorun olduğunun bilinci birçok erkek ve kadını ataerkiye karşı direnişin aynı zamanda demokratikleşme savaşımı olduğu kanısında birleştirmiş ve birçok ülkede cinsiyetler arası koalisyonlara yol açmıştır. Bu toplumsal kutuplaşma ve söylem savaşı ortamında ataerkil hak ve ayrıcalıkları dayatmanın yolu, baskının artırılması ve devletin ideolojik aygıtlarının çok daha kaba ve bariz müdahalelerde bulunması olmuştur. Örneğin Türkiye’de kadın cinayetlerinin ve cinsel şiddetin artması ataerkinin geleneksel işleyişini sürdürmesine değil tam tersine bu işleyişin sarsılmasına işaret eder. Çöken hegemonyayı takviye etmek için ya kaba kuvvet ya da sürekli denetim ve propaganda gerekir. Bu yeni dinamikleri tanımlamada ataerkillik kavramı yetersiz kalmakta, eril restorasyon (masculinist restoration) terimi daha gerçekçi görünmektedir. Bu terim literatüre daha yeni yerleşirken, bütün dünyada yükselen sağ popülist akımların toplumsal cinsiyet alanında birçok hak ve kazanımı iptal etmeye yönelik bir politikalar demeti dayattığı da açık hale gelmiştir. Bundan böyle çeşitli coğrafyalarda eril restorasyonun işleyişini ve buna karşı direniş biçimlerini izlemek, feminist gündemin odağı olmak zorundadır.

 

Kaynakça

Agarwal B. (1994). A Field of One’s Own:  Gender and Land Rights in South Asia. Cambridge: Cambridge University Press.

Kandiyoti D. (2013). Fear and Fury: Women and Post-revolutionary Violence. Open Democracy. Erişim Adresi: http://www.opendemocracy.net/5050/deniz-kandiyoti/fear-and-fury-women-and-post-revolutionary-violence.

Kandiyoti D. (1998). Gender, Power and Contestation:  Rethinking “ Bargaining with Patriarchy”. C. Jackson ve R. Pearson (Ed.), Feminist Visions of Development içinde (s.135-152). London: Routledge.

Kandiyoti D. (1988). Bargaining with Patriarchy. Gender & Society, 2 (3), 274-290.

Leave a Reply