Duygu Altınoluk

Feminist literatürde femicide olarak tanımlanan ve Türkçede “kadın kırım” olarak karşılık bulan kavram, kadınların toplumsal cinsiyetleri nedeniyle sistematik şekilde hedef alınarak öldürülmelerini ifade eder. Türkçede gündelik konuşma diline de yerleşmiş olan femicide kavramı, kadın anlamına gelen “fem” ve öldürmek/katletmek anlamına gelen “cide” kelimelerinden oluşur. Dolayısıyla bu kavram, yalnızca bir öldürme eylemini değil, kadınlara yönelik süreğen, çok boyutlu, politik bir şiddet biçimini ifade eder.

Son yıllarda bazı çevrelerde femicide/kadın kırımı yerine önerilen “cinskırım” kavramı tartışma yaratmıştır. Çünkü “cinskırım” ifadesi hem kuramsal olarak bulanıktır hem de politik gücü zayıftır. Türkçedeki “cins” sözcüğü hem tür hem de cinsiyet anlamına gelmesi bakımından kavramsal muğlaklığa neden olur. Oysa femicide kelimesinin kadın-fem ve katletmek-cide kelimelerini içeren etimolojisi, öldürme eyleminin herhangi bir cins’e değil, doğrudan “kadın cinsine” yöneldiğini işaret eder; böylece politik ve bağlamsal bir netlik barındırır. “Cinskırım” ifadesi ise hem maktulün hem de failin toplumsal cinsiyetli konumunu görünmez kılar. Oysa kadın cinayetlerinde maktuller belirli bir toplumsal cinsiyet kimliğine, yani kadın olmanın getirdiği kırılgan ve hedef haline gelen bir konuma sahiptir. Kadınlar, ataerkil sistemde itaat, namus, aidiyet ve bağlılık gibi normlara uymadıklarında ya da bu normların ötesine geçtiklerinde öldürülmektedir. Failin toplumsal cinsiyeti ise bu öldürmelerin yapısal niteliğini açık eder: Failler çoğunlukla ailede veya yakın çevredeki erkeklerdir—koca, eski koca, sevgili, flört, reddedilen bir erkek, baba, ağabey gibi kadınla belirli bir duygusal, cinsel ya da hiyerarşik ilişki içinde olan erkekler. Şiddeti faile işaret etmeyen bir kavramla tanımlamak, erkek şiddetinin politik doğasını örtme riskini taşır. Buna karşın femicide kavramı hem maktulün kadın olma hâlinin hem de failin çeşitli erkeklik konumlarını yatay kesen bu asimetrik güç ilişkisini görünür kılar. Erkekliğin sistematik olarak kadınlar üzerinde kurduğu tahakkümü ve bunu mümkün kılan cezasızlık zeminini teşhir eder.

Ayrıca feminist literatürdeki femicide kavramı, uzun yıllar süren feminist mücadelelerle kuramsallaştırılmıştır. Diana Russell, Jill Radford ve Jane Caputi gibi feminist kuramcılar 1980’lerden itibaren bu kavramı geliştirerek kadınlara yönelik öldürmelerin ataerkil sistemle ilişkisini açığa çıkarmışlardır (Russell, 2008; Caputi ve Russell, 1990; Radford ve Russell, 1992). Russell (2008) kavramı ilk olarak kadınların “kadın oldukları için” öldürülmeleri biçiminde tanımlayarak cinsiyet temelli şiddetin politik niteliğini vurgulamıştır. Caputi ve Russell (1990), bu tanımı kültürel boyutuyla genişletmişlerdir. Yazarlara göre bu temsiller, kadın bedeninin çoğu zaman cinselleştirilmiş, parçalanmış ya da cezalandırılabilir bir nesne olarak sunulmasına yol açmakta; böylece kadınların öldürülmesini mümkün, hatta meşru kılan kültürel bir zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle kadın temsilleri, femicide’in yalnızca arka planı değil, aynı zamanda onu süreklileştiren sembolik bir önkoşuldur. Caputi ve Russell (1990) bu yönüyle femicide pratiklerini kavramı “cinsiyetçi terörizm” (sexist terrorism) olarak nitelendirir ve erkek egemen kültürün kadınların yaşamı üzerindeki yapısal tehdidini görünür kılmaya çalışırlar. Radford ve Russell (1992) ise femicide’i özel/kamusal alan ayrımı üzerinden tartışarak, kadınların hem ev içinde hem de kamusal alanda sistematik biçimde hedef alınmalarının patriyarkal kontrolün bir uzantısı olduğunu belirtmiştir. Radford ve Russell’ın (1992) editörlüğünü yaptığı derleme ise kavramı politik bir çerçeveye oturtarak, devletin cezasızlık yoluyla bu şiddeti yeniden ürettiğini vurgular. Bu farklı yaklaşımlar, femicide kavramının yalnızca öldürme fiiline indirgenemeyeceğini; toplumsal cinsiyet rejiminin sürekliliğini sağlayan yapısal bir mekanizma olarak da ele alınması gerektiğini göstermektedir.

Türkiye’de feminist hareket, bu kavramsallaştırmayı sahiplenerek “kadın cinayeti” vakalarını yalnızca adli bir olgu olarak değil, politik bir suç olarak tartışmaya açmıştır. 1990’lardan itibaren Mor Çatı ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu gibi örgütler, femicide kavramını kullanarak erkek şiddetinin bireysel patolojilerle değil, patriyarkanın yeniden üretim mekanizmalarıyla bağlantılı olduğunu vurgulamışlardır. Bu kavram, devletin cezasızlık pratiğini ve erkekliğin hukuki, kültürel ve sembolik olarak korunduğu düzeni ifşa etmenin bir yolu haline gelmiştir. Böylece femicide, yalnızca bir tanımlama değil, aynı zamanda feminist mücadelenin politik ve epistemolojik bir aracı olarak da anlam kazanmıştır.

Kadınlar bugün yalnızca evli oldukları erkekler tarafından değil, flört ettikleri, sosyal medya üzerinden tanıştıkları ya da yalnızca bir kez görüştükleri erkekler tarafından da öldürülmektedir. Bu durum, kadın olmanın başlı başına bir tehdit hâline geldiğini ve kadınların yaşamlarının erkeklik tarafından her alanda—evde, sokakta, dijital mecralarda—kuşatıldığını göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO, 2012) de kadın cinayetlerinin büyük çoğunluğunun “yakın partner” veya “yakın olmayan ancak sistematik fail” eliyle gerçekleştiğini belirterek bu sürekliliğe dikkat çeker. Feminist kuramcılar bu noktada “kadın cinayeti” kavramının yetersizliğine dikkat çekmiş; yalnızca bireysel bir öldürme fiilini değil, kadınlığı hedef alan sistematik bir yok etme biçimini tanımlayabilmek için femicide kavramını geliştirmişlerdir. Russell ve Harmes’in (2001) küresel düzeydeki derlemesi, femicide’in farklı coğrafyalarda ortak ataerkil dinamiklerle beslendiğini ortaya koyarken; Marcela Lagarde (2006), bu kavramı Latin Amerika bağlamında tartışarak devletin cezasızlık politikalarını ve kurumsal erkek şiddetini kavramın merkezine yerleştirmiştir. “Kadın cinayeti” genellikle fail ve maktul arasındaki bireysel ilişkiye, olaya veya cinayetin adli yönüne odaklanırken, “femicide” kadınların kadın oldukları için öldürülmelerine, yani kadınlığın toplumsal ve sembolik olarak cezalandırılmasına işaret eder. Bu anlamda femicide, yalnızca fiziksel öldürme eylemini değil, kadınlığın sınırlandırılması, hizaya çekilmesi ve yeniden tanımlanması sürecini de içerir. Feminist literatürde sıkça vurgulandığı gibi, bu öldürmeler bir tür sembolik disiplin mekanizması işlevi görür: Kadınların “itaatkâr, ev içi ve sessiz” kimlik kalıplarının dışına çıkmalarını cezalandırır (Segato, 2016). Dolayısıyla femicide hem gerçek hem de simgesel düzlemde işler. Kadın bedenini hedef alırken aynı zamanda kadınlığın toplumsal anlamını yeniden çerçeveler. Bu bağlamda femicide kavramı, yalnızca kadınların fiziksel olarak yok edilmesini değil, patriyarkanın kadın olma hâlinin kendisini hedef alan bir politik şiddet rejimi kurduğunu da ifşa eder. Bu yönüyle femicide, tıpkı “soykırım” (genocide) tartışmalarında olduğu gibi, yalnızca bir topluluğu fiziksel olarak ortadan kaldırmayı değil, onun kimliğini, hafızasını ve varoluş biçimini silmeyi hedefleyen bir süreçtir. Femicide kavramı, tam da bu nedenle, bireysel vakalardan çok daha öteye geçerek, kadınların yaşamlarının patriyarkal düzende nasıl sistematik biçimde denetlendiğini ve yok edilmeye açık hale getirildiğini görünür kılar.

Yargı sistemindeki cezasızlık politikaları ise bu kırımı daha da derinleştiriyor. Faillere “iyi hâl” indirimi, “haksız tahrik” savunması ya da “pişmanlık” nedeniyle ceza indirimi uygulanması, erkek şiddetini cesaretlendiriyor. Kadınlar “ceplerinde koruma kararıyla” öldürülüyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, bu anlamda kadınların yaşam hakkının korunduğu en temel metinlerden birinin devlet tarafından reddedilmesi anlamına gelmiştir. Oysa bu Sözleşme, taraf devletlere kadına yönelik şiddeti önleme ve etkili şekilde cezalandırma yükümlülüğü getirmekteydi.

Medya dili de kavramların yerleşmesinde ve toplumsal algının şekillenmesinde önemli bir rol oynar. “Tartıştılar, öldürdü”, “Kıskançlık krizine girdi”, “Sevgilisini affetmedi, hayatını kaybetti” gibi başlıklar, failleri mazur gösterirken, kadınları edilgenleştirir. Bu söylemler şiddetin bireysel değil yapısal doğasını örter.

Tüm bu nedenlerle femicide kavramı, şiddeti bireysel değil yapısal biçimde ele alır. Faili görünür kılar, devletin politik sorumluluğunu açığa çıkarır, feminist literatürle bağlantılı bir mücadele çerçevesi sunar. “Cinskırım” gibi kavramlar bu bağlamı zayıflatır, failin konumunu muğlaklaştırır ve feminist kazanımları gölgeler. Oysa kavram seçimi yalnızca terminolojik değil, politik bir tercihtir. Femicide demek, erkek şiddetinin sistematikliğini ve cezasızlıkla beslendiğini dile getirmek; kadınların yaşam hakkı için örgütlü bir mücadeleyi yükseltmektir

Türkiye’de kadın cinayetleri için femicide denilebilir mi? Kadın cinayetleri sistematik bir artış göstermektedir. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’na göre (2025), 2008-2019 yılları arasında en az 3.185 kadın erkekler tarafından öldürüldü. 2020’de 300 kadın cinayeti ve 171 şüpheli kadın ölümü kaydedildi. 2023’te 315, 2024’te 394 kadın öldürüldü. 2025’in ilk altı ayında ise 136 kadın cinayeti raporlandı.

Türkiye’de her yıl yüzlerce kadın, eşleri, eski partnerleri, sevgilileri, flört ettikleri ya da hiç tanımadıkları erkekler tarafından öldürülmektedir. Bu cinayetler çoğunlukla önceden bilinen, şikâyet edilen ve korunma talep edilen durumların ardından gelmekte, “münferit vaka” söylemini boşa düşürmektedir. Dolayısıyla bu cinayetleri tanımlarken bireysel patolojilerden ziyade ataerkil sistem, cezasızlık politikaları ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği dikkate alınmalıdır. Tam da bu nedenle, politik ve kavramsal gücü yüksek bir tanımlama olan “femicide” kavramı kullanılmalıdır.

 

Kaynakça

Caputi, J., ve Russell, D. E. H. (1990). Femicide: Speaking the unspeakable. Ms.: The World of Women içinde (s.188-192).

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (2025). 2025 İlk 6 Ay Kadın Cinayeti Raporuhttps://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/

Lagarde, M. (2006). Del femicidio al feminicidio. Desde el jardín de Freud, 6, 216–225.

Radford, J., ve Russell, D. E. H. (1992). Femicide: The politics of woman killing. New York: Twayne.

Russell, D. E. H. (2008). Femicide: Politicizing the killing of females. Washington DC: WHO, MRC, IGWG.

Russell, D. E. H., ve Harmes, R. A. (Eds.). (2001). Femicide in global perspective. New York: Teachers College Press.

Segato, R. L. (2016). La guerra contra las mujeres. Madrid: Traficantes de Sueños.

WHO. (2012). Understanding and addressing violence against women: Femicide. World Health Organization.

 

Yayınlanma Tarihi: 14.01.2026

Leave a Reply