Yasemin Temizarabacı

Ütopya yüzyıllardır daha iyi bir dünyanın nasıl olacağını düşleyebilmek için kullanılan araçlardan biridir. Ütopya ister başka bir zamanı ister başka bir gezegeni ister hayali bir dünyayı anlatsın aslında yaşanan çağa dayanır, mevcut sistemin eleştirisini içerir ve alternatif bir dünya ortaya koyar. İlk örnekleri Altın Çağ mitlerinde görülen ütopyanın, yaklaşık olarak M.Ö. 7. yüzyıldan M.S. 17. yüzyıla kadar süren dönemi klasik dönem olarak tanımlanır. Bu dönemin ütopyalarının baskıcı, kapalı, durağan karakteri, toplumun genel refahının sağlanması adına bireyselliği ve özgürlüğü yok etmesi, hiyerarşik yapısı, türlü eşitsizlikler, ayrımcılıklar barındırması sonraki yüzyıllarda eleştirilir. 1800’lü yıllardan itibaren yaşanan siyasal, toplumsal, bilimsel ve edebi gelişmelerin etkisiyle, ütopya da değişir. Modern dönem ütopyalarında merkezi devlet örgütlenmesine alternatif, otonom yapılar kurulur, bireysellik ön plana çıkarılır, devlet eliyle yürütülen şiddete karşı çıkılır ve ütopyanın kendisinin de değişime açık olması, okuyucuyu düzenin değişmesi için mücadeleye çağıran bir yapısının olması gerektiği fikirleri gelişir. Öte yandan hem edebi ütopyaların baskıcı karakterinin keskinleştirilmesi hem de gerçek yaşamda yaratılmaya çalışılan cennetlerin başkalarının cehennemine dönüşmesiyle ütopya, distopyaya evrilir. Bu dönemde gelişen feminist ütopyalar ise klasik tarzdaki ütopyalardan belirgin farklara sahiptir.[1] Feminist ütopyaların en önemli özelliği bireyselliği ön plana çıkarmaları, farklılığı doğal kabul etmeleri ve toplumsal yaşamı buna göre şekillendirmeye çalışmalarıdır. Irklar, kültürler, cinsiyetler, cinsellikler, inançlar, eğilimlerdeki farklılıklar “normal” görülür, reddedilmez, yok sayılmaz, bastırılmaktan çok geliştirilmeye çalışılır. İnsan merkezli değil, tüm canlıların ve doğanın haklarını gözeten dünyalar kurulmaya çalışılır. Feminist ütopyaların odağında elbette patriyarkal sistem, cinsiyet eşitsizliği ve heteronormativitenin eleştirisi vardır. Yarattıkları ütopik ve distopik evrenlerle kadınlar, binlerce yıllık patriyarkal düşünceyi çözümleyen, sorgulayan ve alaşağı etmeyi hedefleyen kurgulara imza atarlar.

Feminist ütopya yazını esas olarak Batı ülkelerinde gelişir, ancak Doğu’da da örneklere rastlanır. Örneğin Hindistan’da döneminin önemli kadın hakları savunucularından Begum Rokeya Sakhawat Hossain’in 1905 yılında yazdığı kısa öyküsü Sultana’nın Rüyası feminist bir ütopyadır. Osmanlı’da ise Halide Edip’in Yeni Turan’ı (1912) bir kadın tarafından yazıldığı bilinen ilk ütopyadır ve adından anlaşılacağı üzere milliyetçi bir ütopya olmakla birlikte feminist nitelikler taşır (Yumuşak, 2012).

Başka bir dünya hayali ve mücadelesi olarak feminist ütopyalar, feminist hareketle paralel bir değişim gösterir. Christine Delphy 1985 yılında kadınların mücadelesinde kuramın yanında ütopyanın da önemini şöyle vurgular: “Ütopya ve kuram aynı arayışın iki yüzüdür: Kuram, olan şeyin olumsuz yüzü ya da evresi, ütopya da olumlu yüzü ya da evresidir… Görünüşte en “kuru” kuramı geliştirmek için bile hayal gücü gerekir ve karşılık olarak daha başka bir dünya, bizimkinin eksiklerinin çözümlenmesinden yola çıkılmadıkça hayal edilemez… Kuram daha başka olabilirliklerden soyut bir şekilde söz eder, ütopya bu olabilirliklerden bir tanesini gerçekleşmiş olarak gösterir.” (akt. Borghi, 2003)

Bir kadın tarafından yazılan ve feminist nitelikler taşıyan bilinen ilk ütopya Margaret Cavendish’in 1666 yılında yayınlanan Yeni Kristal Dünya adlı kitabıdır. 1800’lü yılların başından itibaren Mary Griffith, Louisa May Alcott, Annie Danton Cridge, Marie Howland, Alice Jones, Ella Merchant, Mary Bradley Lane gibi yazarlar ütopyalarında birinci dalga feminist hareketin siyasal katılım, eğitim, meslek edinme, mülk sahibi olma ve diğer ekonomik haklarla ilgili taleplerini dile getirir, güçlü bir kadın karakter olarak amazon figürüne yer verirler. İlk dönem kadın hareketinin önemli yazarlarından biri olan Charlotte Perkins Gilman, en bilineni sadece kadınlardan oluşan, sınıfsız ve barış içinde yaşayan bir toplumu anlattığı Herland (1915) olmak üzere, ütopya türünde üç roman yazmıştır.

1960’lardan itibaren feminist ütopya yazını ikinci dalga kadın hareketi, eşcinsel özgürlük hareketi (ve sonrasında LGBTİQ+ hareket), ekolojik sorunlar ve mücadeleler ve diğer toplumsal gelişmelerin etkisiyle gelişir.  Kadın yazarlar patriyarkal düzeni eleştiren anarşist, sosyalist, ekolojist, anaerkil, lezbiyen, androjen/kuir toplumların anlatıldığı birçok ütopya ve distopya yazarlar. Bu yıllarda gelişen “bibliyografiler, otobiyografiler, günlükler ve ütopyalar alternatif bir kanon yaratmak isteyen” lezbiyen feminist hareket için bir imkân sunar (Öğüt, 2011).  1970’ler ve 1980’lerde altın çağını yaşayan feminist ütopya ve distopya edebiyatının en bilinen yazarları arasında Ursula K. Le Guin, Marge Piercy, Margaret Atwood, Doris Lessing, Joanna Russ, James Tiptree Jr, Monique Wittig, Sally Miller Gearharts ve Suzy McKee Charnas sayılabilir. Bu dönemdeki gelişmelerin etkisi erkek yazarlar tarafından yazılmış olan ütopya ve distopyalarda da görülür. Ernest Callenbach’ın ekolojik ütopyası Ekotopya (1975) ve Türkiye’de Adam Şenel’in Teleandregenos Ütopyasında Evlilik Hayatı (1968) adlı distopyası bunun örneklerindendir.

İlk olarak 1800’lü yıllarda kullanılan ve bedenlerin cinsel, fiziksel, ruhsal ve toplumsal olarak benzer olmaları ya da her iki cinsiyetin aynı bedende taşınması anlamlarına gelen androjeni kavramı, 1970’li ve 1980’li yıllarda feminist ütopyalarda önemli bir yere sahip olur. Ursula K. Le Guin’in Karanlığın Sol Eli (1969) tam olarak bir ütopya sayılmasa da değişken cinsiyetli bireyleriyle müthiş ütopyacı bir evren sunar ve “Kral hamileydi.” cümlesiyle zihinlerimizde yer eder. Marge Piercy’nin Zamanın Kıyısındaki Kadın’ında (1976) kadınlar ve erkekler bir bakışta ayırt edilemeyecek kadar fiziksel olarak birbirine benzerken üreme tamamen bedenden ayrılır, buna karşılık duygusal bağ kurabilmeleri için erkek bedenleri de çocuk emzirebilecek şekilde yapılandırılır. 1990’lardan itibaren androjeni kavram olarak kullanımını kaybetse de, feminist ütopyalarda ikiden fazla cinsiyet, değişken cinsiyetler, cinsiyetsiz insan dışı/insan sonrası varlıklar daha yaygın olarak görülmeye başlar. Feminist ütopyacı tahayyüller cinsiyetlerin değişkenliği, belirsizliği, çeşitliliği anlamında 1990’lardan itibaren kuir olarak tanımlamakta olduğumuz varoluşun erken dönem örnekleri olarak görülebilir.

Feminist ütopya yazarları yaşamdaki ayrımcılığın yansıması olan dildeki ayrımcılığı da ortadan kaldırmaya, yeni düşünce ve yaşam biçimlerini yansıtacak bir dilin oluşturulmasına çalışırlar. Dilde cinsiyeti belirleyen kelime ve zamirler yerine genellikle cinsiyetsiz kelimeleri kullanır, yeni kelimeler yaratır ve okuyucuyu dil üzerine düşünmeye sevk ederler. Ursula K. Le Guin’in “ikircikli ütopyası” Mülksüzler’de (1974) cinsel ilişkilerin güç ve iktidar ilişkisi şeklinde yaşanmadığı, kurumsallaşmış dinin bulunmadığı anarşist toplumunda, romanın başkarakteri öfkesini ifade edecek kelime bulmakta zorlanır. Çünkü “cinsellik pis bir şey olmayınca, günaha girmek diye bir şey de olmayınca küfretmek” neredeyse imkânsız hale gelmiştir.[2]

1990’lar ve 2000’lerde Donna Haraway’in Siborg Manifestosu (1985/1991) ve Judith Butler’ın Cinsiyet Belası (1990) gibi teorik çalışmalar, feminist, LGBTİQ+ ve ekolojik hareketler, bilim, teknoloji ve özellikle biyoteknoloji alanındaki gelişmeler feminist ütopya-distopya edebiyatını da etkiler.  Kadim temaların yanı sıra yapay zekâ, siborg, insan dışı/sonrası organizmalar, sanal gerçeklik ve biyoteknoloji de bu edebiyatın konuları olur. Daha önce anılan yazarlara ek olarak Octavia E. Butler, Melissa Scott, Jeanette Winterson ve pek çok yazar tarafından geliştirilen bu edebiyat içinde beden, cinsiyet ve cinsiyetsizliğe dair tartışmalar, LGBTİQ+ karakterler ve kuir evrenler de geniş yer bulur.

Feminist distopyalarda patriyarkal sistemin keskinleştiği, kadınların toplumsal/siyasal alandan uzak tutuldukları, bedenlerinin denetlendiği, baskı, ayrımcılık ve şiddetin hüküm sürdüğü dünyalar yaratılır, böylece okuyucu gerçek hayatta patriyarkal yapılarla mücadeleye çağrılır. Feminist distopya yazınının olduğu kadar distopya türünün de ilk örneklerinden biri Katharine Burdekin’in Swastika Geceleri’dir (1937). Distopyalar hemen her zaman geleceğe dair bir umudu da barındırırlar. Damızlık Kızın Öyküsü, Antilop ve Flurya ve Tufan Zamanı adlı distopik romanlarıyla tanınan Margaret Atwood (2014) hem kendi romanları hem de bu türlerdeki tüm metinler için “üstopya” kavramını kullanır. Yazar bu kavramla ideal bir toplum hayalinin ve bunun tersinin örtük olarak birbirinin tezahürünü içerdiği düşüncesine işaret eder.

Türkiye’de ise geniş bir külliyat olmasa da 1990’lı yıllardan itibaren Buket Uzuner, Gülayşe Koçak, Ayşe Kulin, Oya Baydar, Arzu Eylem gibi yazarların ütopya ve distopyalarında feminist öğeler görülür. Feminist ütopyalar kadınlar, erkekler, kuirler, androjenler, siborglar, ağaçlar, çiçekler, hayvanlar, dağlar, denizler… tarafından eşit bir şekilde paylaşılan bir dünya hayal eder ve bizleri umut dolu tahayyüllere davet ederken feminist distopyalar korkunç gelecek alternatiflerini göstererek mücadeleden vaz geçmememiz gerektiğini hatırlatır.

 

Referanslar:

Borghi,  L. (2003). Feminizm (Amerikan). M. Sarcey, T. Bouchet, A. Picon (Der.), Ütopyalar Sözlüğü (T. Ilgaz, Çev.) içinde (s. 81-85). İstanbul: Sel Yayıncılık.

Öğüt, H. (2011). Lezbiyen Edebiyat ve Eleştiri. Cogito Cinsel Yönelimler ve Queer Kuram, 65-66, 295-298.

Atwood, M. (2014). Başka Dünyalar, Bilimkurgu ve Hayal Gücü (S. Siral, Çev.). İstanbul: Kolektif Kitap.

Yumuşak, F. (2012). Ütopya, Karşı-Ütopya ve Türk Edebiyatında Ütopya Geleneği. Bilig, 61, 47-68.

 

[1] Detaylı bilgi için bkz. Temizarabacı Yıldırmaz, Y. (2020). Ütopyanın Kadınları Kadınların Ütopyası (3. Basım). İstanbul: Sel Yayıncılık.

[2] Le Guin, Ursula K. (1999). Mülksüzler (L. Mollamustafaoğlu, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları, s. 232.

 

 

Yayınlanma Tarihi: 03.05.2021

 

Leave a Reply