Gül Köksal

Ev, insan türünün temel yaşamsal ihtiyaçlarından biri olan barınmanın mekânsal karşılığı olarak gündelik hayatta kullandığımız bir terimdir. Ev (İngilizce home), bir anlam evreni ve kültürel bir fenomen olarak ikamet eyleminin fiziksel ve nesnel temsili olan konuttan (İngilizce house) daha çok şey ifade eder. Yaşamın politik, ekonomik, sosyal, toplumsal türlü veçhelerini, ilişkiselliklerini bünyesinde barındırır. Ait olduğu toplumsal ve kültürel ortama, sınıfsal tabakalanmaya veya coğrafi imkanlara bağlı olarak özgünlükler içerir. Aynı hanede yaşayanlar arasında da farklı anlamlar taşıdığı gibi, zaman ve uzamda da farklılıklar gösterir.

Oluşum sürecinin geçtiği ilk korunaklı mekân olan anne rahminden çıkan insan bedeni, yeni korunaklı bir mekâna ihtiyaç duyar. Diğer yandan psikanalizin beden-ev metaforuna göre insanın ilk evi, ruhunun kabuğu sayılabilecek kendi bedenidir. Nitekim evrimleşme sürecinde insanın kendi bedeninden aldığı ilhamla, ayakları gibi temeli, gövdesi gibi taşıyıcı sistemi, derisi gibi duvarları, başı gibi çatısı olan evler inşa ettiği ifade edilir (Rapoport, 1969). Ruhun evi olarak beden halen sanatın farklı kollarında işlenmektedir.

Doğanın sunduğu kapalı bir mekân olan mağaradan çıktıktan sonra insanın yaptığı ilk evler dairesel/eliptik formdadır (Oliver, 2006). Bu formun kadın bedeninin rahmi veya yumurtasıyla ilişkilendirilmesi evin kültürel olarak cinsiyetlendirilmiş beden algısını işaret eder (Cıbıroğlu, 2004). Antik dönemden bugüne evin kadın ve/ya anneyle ilişkisi dilde de izlenmektedir. Mısır hiyerogliflerinde anne ve ev aynı şekille temsil edilir; Sümerlerde ev ve kadın kelimeleri birbirine yakındır; tapınakların kutsal bölümündeki kuleler “rahim ev” adını taşır. Cinsiyetlendirilmiş Fransızca, İtalyanca, İspanyolca gibi dillerde ev feminen/dişidir.

Nasıl ki cinsiyet doğuştan gelen biyolojik özelliklerden çok toplumsal bir kurgu ise, bu kurgunun mekânsallaştığı yapılı çevre de toplumsal bir inşadır. Nitekim evin mekânsal biçimlenişi, tarih boyunca içinde inşa edildiği toplumun değer yargıları ile dönüşmüştür. Örneğin klasik dönemde Atina’da saygın olarak addedilen kadınlar evden çok az dışarı çıkarlar, evin sokaktan uzak bir köşesinde zaman geçirirlerdi (Sennett, 2002). Çatalhöyük’de ölüler evin zeminine gömülürler ve yaşam ölümle iç içe sürerdi. Bu bağlamda içine doğduğumuz, hayatımızı sürdürdüğümüz tüm evler, fizik mekân üzerinden patriyarkal geleneklerin ve kültürel kodların da taşıyıcılarıdırlar. Bora’nın (2018) “kadınlığın kurucu mekânı olan ev” ifadesini, patriyarkal-heteroseksüel cinsiyete dayanan düzenlemeler nedeniyle toplumsal cinsiyetin kurucu mekânı ve hatta toplumsal eşitsizliklerin mekânı olarak da okumak mümkündür.

Toplumsal yaşam ve mekân birbirini mütemadiyen dönüştürür ve bu dönüşüm yaşamın hızı ile doğru orantılıdır. Bu dönüşümü üretim ilişkilerinin ve toplumsal kültürel dinamiklerin dönüşümüyle birlikte yorumlamak gerekir. Kapitalist üretim ilişkileriyle ev ve iş ortamının birbirinden ayrılması, evin ekonominin dışında sayılmasına ve ev işleri ve bakım hizmetlerinin de aslen tarihsel bir özne olan “ev kadını” olarak kadınlarla özdeşleştirilmesine  neden olmuştur (Bora, 2018). Diğer yandan ev ve ailenin kutsallaştırılması, hanedeki eşitsizlikler, tahakküm, şiddet ve baskının özel alanın sorunu olarak kayıt dışına itilmesini sağlamıştır. Oysaki ev, barınmanın ötesinde ev içinde kullanılan şeylerin üretim alanı olduğu gibi, para karşılığında ev eksenli çalışmanın da mekânıdır. Ev toplumsal yeniden üretimin mekânı olup sistemin sürekliliğini sağlayan en temel birim olagelmiştir. Anaakımda değersiz görülen ve ücret karşılığı olmayan, evde yapılan tüm işler esasen kadının emeğini sömürmektedir. Kadını bir yandan kamusal alandan uzaklaştıran, üretime katılırsa da iş-ev arasında ikili bir tahakküm altına sokan bu durum, ataerkinin ev aracılığıyla kapitalizmde de toplumsal olarak yeniden inşa edildiğini gösterir. Aşk, “dişi kuş” benzetmeli duygusal yatırımlarla ve evlilik gibi resmi kayıtlarla ev içi duygu ve emek sömürüsü birbirine karışmakta, toplumsallaştırılmakta, meşru hale getirilmektedir (Savran, 2011).

 Kapitalist toplumdaki gelişmeler evleri sofalı, hayatlı, avlulu, bahçeli geleneksel evlerden, “3 oda 1 salon” veya stüdyo tipi evlere dönüştürmüştür. Kapitalist modernite projesinin inşasında etkin bir rol oynayan modern mimarlık ise yenilik, çağdaşlık şiarına rağmen, mekânsal düzenlemelerle toplumsal eşitsizliklerin yeniden üretimine ve patriyarkanın sürekliliğine zemin sağlamış, cinsiyetlendirilmiş mekân algısını devam ettirmiştir. İnsan bedeninin otomasyona uygun programlanması, evin ölçülüp biçilerek matematiksel araçlarla tanımlanması, parçalara ayrılıp standartlaştırılması, metalaştırılması, ev kadınının bir tür yönetici, mutfak tezgâhının montaj hattı, modern konutun adeta fabrika olarak ifade edilmesine neden olmuş; ev, beden gibi bir arzu nesnesine dönüşmüştür (Talu, 2012; Colomina, 1992). Ev modernliğe dair bireysellik, özgürlük gibi fikirlerin sergileneceği verimli bir laboratuvar olarak, mimarlıktan toplumbilime, felsefeden sanat ve edebiyata pek çok alanda ilgi odağı olmuştur (Talu, 2012). 20. yüzyılın ilk yarısında ev banliyöleşmiş, anne-baba-kız/erkek iki çocuktan oluşan çekirdek aile kurumu ile toplumsal bir inşa aracı olmuştur.

 Toplumsal eşitsizliklerin sürdürülmesine mekân olan evin feminist politika bağlamında nasıl dönüştürüleceği de önemli bir mevzu olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim yaşadığımız küresel salgın bizlere bir kere daha evin ne kadar yıkıcı, hatta öldürücü bir yer olabileceğini göstermiştir. Covid-19’a karşı önlem olarak sanki eşit koşullarda başımızı sokacak bir evimiz varmış gibi Türkiye’de “Hayat Eve Sığar (HES)” sloganı, dünyada “Safe at Home” ifadesi ileri sürülmüştür. Ancak salgından önceki güvencesiz ve esnek çalışma koşulları, ücretlendirilmeyen ev içi emek ile birleşince kadına yönelik duygusal ve fiziksel şiddet, taciz ve tecavüzde artış, hatta ölüme varan sonuçlar ortaya çıkmıştır.

“Kendine ait bir oda”yı içeren, kendimizi gerçekleştirebileceğimiz bir mekân olarak evin içinde yaşadığımız mevcut toplumsal bağlamda kurulamayacağı açıktır. Zira “dünya nasıl bir yerse, ev de öyle bir yerdir” (Bora ve Toker, 2020). Evin temsil ettiği eşitsizlik üreten değerleri dönüştürmek, mekânı da dönüştürmekten geçer. Üstlenmek zorunda kaldığı ev içi sorumluluklara sıkışan, toplumsal yeniden üretim için mütemadiyen sömürülen, kendini gerçekleştirmesi ev içi ile sınırlı olan ve toplumsal karar alma mekanizmalarından geri kalan kadınların, yüceltilen ev/yuva imajını yıkmaları lazımdır. Sığınma evleri yerine güçlendiren evlere ihtiyaç vardır. Salgınla beraber hayatların sığmadığı iyice açık olan evler yerine, sokaklar ve meydanları işgal etmek gereklidir. Ev dışı müşterek alanlar inşa ederek, dayanışmaya, özgüçlenmeye, örgütlenmeye devam etmemiz gerek. “Hayat sokakta!” ve başka bir ev mümkün!

 

 

Kaynaklar:

Bora, A. (2018). Kadınların Sınıfı: Ücretli Ev Emeği ve Kadın Öznelliğinin İnşası. İstanbul: İletişim.

Bora, A. ve Toker N. (2020, 13 Nisan). Evde Kalmak, Eve Sığınmak, Evden Çıkmak. Birikim. https://www.birikimdergisi.com/guncel/10031/evde-kalmak-eve-siginmak-evden-cikmak.

Cıbıroğlu, Y. (2004). Mekân, Toplumsal Cinsiyet Rolleri ve Mimarlık (Yuvarlak Masa Toplantısı, No: 4). İstanbul: TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi.

Colomina, B. (Ed.) (1992). Sexuality and Space-Princeton Papers on Architecture. New York: Princeton Architectural Press.

Rapoport, A. (1969). House Form and Culture. New Jersey: Prentice-Hall.

Savran, G. A. (2011). Kadınların Emeğini Görünür Kılmak: Marx’dan Delphy’ye Bir Ufuk Taraması. Praksis,10, 159-210.

Sennett, R. (2002). Ten ve Taş: Batı Uygarlığında Beden ve Şehir (T. Birkan, Çev.). İstanbul: Metis.

Oliver, P. (2006). Built to Meet Needs: Culturel Issues in Vernacular Architecture. London: Routledge.

Talu, N. (2012). Bir Arzu Nesnesi Olarak Ev. N. A. Artun ve R. Ojalvo (Der.), Arzu Mimarlığı içinde (s. 73-117). İstanbul: İletişim.

 

 

Yayınlanma Tarihi: 06.04.2021